fan sayfası
twitter
takip edenler

MEB

Türkiye’nin en büyük problemlerinin belki de başında Eğitim sistemi geliyor. Öyle kolay çözülebilecek bir problem de değil üstelik. Çünkü eğitim sisteminde yapılacak bir iyileştirme maalesefki sonuçlarını ancak 10-15 sene sonra gösteriyor.

Eğitim sistemindeki değişiklikleri de MEB vasıtasıyla seçilmiş hükumetlerin yaptığını düşünecek olursak hiç bir hükumet 10-15 sene iktidarda kalamadığı için sonucu görmeden hemen sistem yeniden değişiyor.

AK Parti’nin de 9 yıllık iktidarı bu eğitim sisteminden nasibini almış durumda. Tamam modern okullar açıldı, kitaplar ücretsiz dağıtılıyor, bilgisayarlar, tabletler hepsine tamam ama maalesef sistem bozuk. AK Parti eğitimdeki sistemi değiştirmek için çok uğraştı fakat sonuç gelmeyince o da sistemi değiştirenleri değiştirmeyi doğru buldu. AK Parti’nin 9 yıllık iktidarında 4 milli eğitim bakanı görmemiz de bu sorunu daha ağır bir hale getirdi. 2005′de bir değişiklik sonra başka bir değişiklik, Hüseyin ÇELİK geldi başka bir değişiklik, Nimet ÇUBUKÇU başka bir değişiklik ve şimdi de Ömer DİNÇER…

Biri geldiği zaman yanlış bulduğu diğerinin sistemini değiştiriyor. Eğitim sistemi gibi önemli bir konu maalesef ki deneme tahtası oldu. Eğitim sistemimiz de henüz sonucunu görmeden ilacını değiştiren bir hasta misali ölüme sürükleniyor.

Ferrari tasarımlı bir aracın içine tofaş motor koymanın bir anlamı yok. Öncelikle eğitim sisteminin komple değişmesi gerekiyor.

Dikkat edin!

Bahsettiğim şey eğitim sisteminde bir reform değil. Çok iddialı olacak ama kastım eğitim sisteminde köklü bir devrim.

En son yapılan 4+4+4 sistemine yakın bir sistem hayallerimin arasında vardı. Benim düşüncem 4+4+4′ten ziyade 3+3+1+3 olmasıydı. Nasılını bir başka yazıda anlatırım. Fakat bu sistemi getirmenin de çözüm olmayacağı kanaatindeyim.

Dediğim gibi sistem değişikliğinin olması çözüm değil.

Esas çözüm sistemi değiştirenlerin değiştirilmemesi.

Yani Milli Eğitim Bakanı’nın değiştirilmemesi. Nasıl yani?

Hükumet seçimle geldiğine göre böyle bir şeyin imkansız olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayrıca seçimlerde hükumetin farklı dünya görüşü olanlarla değişmesi bu sistem değişikliğini ayrı bir çıkmaza sokuyor. Sağcı bir hükumet farklı adımlar atarken, solcu bir hükumet farklı adımlar atıyor. Sonucu görmeden ilacı değiştirmeye devam.

Peki “sistemi değiştirenlerin değiştirilmemesi“nden kastım ne?

Özerk bir eğitim sistemi

Yine mi özerklik diyebilirsiniz. Fakat olması gereken maalesef ki budur. Milli eğitim sistemimiz özerk bir yapıya sahip olup bu özerk yapının geniş bir eğitimci şurasının olması ve başkanının da bu şuradan seçilmesi bu özerk yapıyı daha çözümcü hale getirecektir.

Şuranın seçtiği eğitim sistemini, değişen bir başkan kendi kafasına değiştiremeyeceğine göre uygulanan güzel bir sistem sonuca ulaşana kadar devam eder. Bu sistemle 10-15 yıllık devamlılık sağlanır. Bu sayede uygulanan sistemlerin faydalı olup olmadığı da daha net görülmekle birlikte siyasi iktadarın eğitim sistemine müdahalesi minimuma inmiş olur.

MEB’in kaldırılıp yerine kurulacak özerk bir yapının eğitim sistemini komple değiştireceğine inanıyorum. Tabii bu özerk yapının değiştirmesi gereken çok önemli eğitim sorunları var.

Öğretmenler
Sınıf geçme sistemi
Sınavlar
Müfredat
Okullar
Din dersi
Anadilde eğitim
Yabancı dil

…ve daha bir çok şey. Fakat sonuç itibariyle değiştirilecek şey öncelikle MEB olmalı ve getirilecek sistemin devamlılığını sağlayacak bir sürekliliğin sağlanması.

Eğitimle alakalı yazılarım devam edecektir.

Sevgi ve saygılarımla…

YÖK

Vakt-i zamanında üniversitede YÖK eliyle -üstelik her hangi bir kanun dahi yokken- başörtüsünün yasaklanması ve üniversiteye giriş sınavlarında bile başörtülü kardeşlerimizin kapı önünde bekletilmesi hadiseleri yaşanırken ben de “YÖK kaldırılısın” diyen kızgın kalabalığın bir parçasıydım. O zamanlar çocuk aklımla sokaklarda bağıra bağıra bu sloganları atıyordum.

Teşbihte hata olmaz.
Yıldız Teknik Üniversitesinde Bilgisayar Mühendisliği bölümünün 2. kattaki öğrenci(*) tuvaletinde pisuvarlardan birisi yaklaşık 2 aydır üzerinde bir yazıyla bekliyor: ARIZALI

Türkiye’nin sayılı üniversitelerinden biri olan YTÜ’de Bilgisayar mühendisliği gibi bir bölümün soruna yaklaşım açısı aynı benim çocukluğumdaki gibi: Sorun varsa sorunu teşkil eden şeyi ortadan kaldır.

Peki bu anlayış soruna çözüm mü? Yani o pisuvara yazı asmak, pisuvar ihtiyacını ortadan kaldırmadığına göre sorunu çözmüş olmak mı oluyor? Ya da o pisuvarı kaldırmak çözüm mü?

İşte YÖK’ün kaldırılmasını istemek de aynı bu pisuvar anlayışı gibi. Çocukken sorgulamadan attığım bu sloganı şimdi “saçmalamayın” diye savunuyor olmamı her ne kadar bazı çevreler “artık YÖK sizin arka bahçeniz o yüzden kaldırılmasını istemiyorsunuz” diye algılasa da gerçek aslında çok farklı.

Hani yıllar önce düşünmeden “YÖK kaldırılsın” sloganının gerçekleştiğini düşünürsek, üniversiteleri devrin hükumeti ANASOL-M üniversiteleri yönetecekti. Zaten bizim sorunlarımızın temelinde de bu üçlü yatmıyor mu? YÖK’ün kaldırılmasını istemekteki amaç ne? Sorun çözülecek mi?

Yine bu yeni dönemde Kılıçdaroğlu’nun “YÖK kaldırılsın, yerine özerk bir yapı kurulsun” teklifi vardı. Düşünmediğiniz zaman mantıklı gelen bu öneri birazcık düşünmeyle çürüyor. Çünkü YÖK’ün varlık sebebi zaten özerklik :)

Herkes biliyor YÖK 80 darbesi sonucunda kurulumuş darbe kurumlarından biridir. Üniversiteleri hükumetlerin siyasi çekişmelerine kurban etmemek ve özerk bir yapıya kavuşturmak için kurulmuş olsa da sağ olsun darbe kahramanımız EVREN her ne kadar YÖK’ü kurup özerk üniversiteler oluştursa da onu kendine bağlayarak aslında bu özerkliğe ciddi bir balta vurdu.

Şimdi benimse önerim tam olarak şudur;

YÖK kaldırılmasın.
İç tüzüğü değiştirilsin ve YÖK amacı sadece üniversitelerde eğitim vermek olan bir kurum haline gelsin.
Hükumetin YÖK’le alakalı yapabileceği tek şey bütçeden pay ayırmak olsun.
YÖK’ün başkanını cumhurbaşkanı değil YÖK’ün yönetimindeki üyeler seçsin. Bu üyeler üniversite rektörleri olsun. Rektörleri de üniversitedeki hocalar seçebilir. Bu iç tüzük üzerinde uzmanların çalışmasıyla şekillenebilecek bir şey

Dediğim gibi temelde yapılması gereken şey kesinlikle üniversitelerin Cumhurbaşkanılığı dahil hiç bir kurum tarafından etki altına girmemesi gerekir. Rektörleri Cumhurbaşkanı atamamalı mesela. Sezarın pardon Sezer’in atadığı rektörlerle Abdullah GÜL’ün atadığı rektörler arasında ciddi bir siyasi görüş ayrılığı var. işte Üniversiteleri ve YÖK’ü bu ortamdan kesinlikle kurtarmalı ve %100 özerk hale getirmeliyiz.

Ayrıca YÖK gibi ve özerk olmasını önereceğim diğer kurumlar gibi, devletin bir kurumu (anayasa mahkemesi olabilir) ciddi anlamda denetlemeli ve bu özerkliğin belirli bir görüşün himayesi altına girmesi engellenmeli.

YÖK’le alakalı söyleyeceklerim bu kadarla sınırlı değil elbet fakat bu yazıda anlatmak istediğimi doğru bir şekilde açıkladığım kanaatindeyim.

Saygılarımla…

Eğitim Kategorisi

Categories: Eğitim Sistemi
Comments: No Comments
Published on: 25 Ocak 2012

Siyasetle ilgilenen bir birey olarak yıllar sonra bu ülkenin yöneticilerinden olacağıma inandığım için elbette bugün sorun olarak gördüğüm konular hakkında çeşitli söylemlerde bulunmayı bir hak olarak kabul ediyorum.

Her konuda o işin uzmanlarının fikirlerine önem versem de benim de acizane fikirlerim vardır ki genelde bu fikirleri uzmanların görüşlerine, yorum ve önerilerine göre şekillendiririm.

Bu kategoriyi de aslında sırf Eğitim hakkındaki düşüncelerimi, düzeltilmesi gereken noktaları ve olması gereken yeni hali vurgulamak için açtım. Yazdığım şeylerde her hangi bir kurumun veya kurulun fikri olmayıp acizane kendi tespitlerim ve düşüncelerimdir. Yanlışlarım elbette olacaktır. Bu anlamda öneri ve tavsiyelerinizi iletmenizi temenni ederim.

İlker BAŞBUĞ hakkında

Kim ne dersin ben İlker BAŞBUĞ’un tutuklanmasını doğru bulmuyorum!

Tamam herkes eşittir.
Tamam adalet.
Tamam adil yargılanma.
Tamam demokrasi.

vs. vs.

Fakat öncelikle bir kaç küçük nüansa temas etmek istiyorum.

Genel Kurmay Başkanlığı ülkemizin en önemli görevlerinden biridir. Halk seçmese de atama yoluyla olsa da yine de ülkemiz için en önemli görevlerden biridir. Genel Kurmay Başkanlığı da MİT, Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı gibi çok önemli bilgilerin çok önemli belgelerin el altından geçtiği görevlerdir. Böyle bir göreve getirdiğiniz kişiye güvenmek durumundasınız. Güvenmediğiniz birini böyle bir göreve getiremezsiniz. Yani işe bu açıdan baktığınız zaman bu adamlar güvenilir kişilerdir. Güvenip güvenmediğinizi sorgulamıyorum. Devlet nazarından bakınca bu adamlar güvenilir kişilerdir. Kimsenin bilmediği gizli bilgileri bilen gizli belgelere hükmeden ve bunlarla devlete hizmet (!) eden hükmeden kişiler bunlar.

Tutuklama kararı ise güven sıkıntısı yaşanan kişilere uygulanır. Devletin bu kadar önemli makamlarında görev yapmış kişilerin kalkıp da güvenilmez adam olarak nitelendirilip, tutuklanması doğru gelmiyor bana.

Tutuklama kararının sebepleri ise daha ilginç;
-Yurt dışına kaçma ihtimali
-Delilleri karartma
-Bilgi taşıma
vs. vs.

Ben hukukçu değilim! Ne yapılabileceğini bilmiyorum fakat böyle kişiler için farklı hukuki adımların izlenmesinden rahatsız olmam. Bu tür kişilerin tutuksuz yargılanmasında kaçma ihtimaline karşı farklı tedbirler, hukuki anlamda dinleme, yakın takip gibi farklı eylemler uygulanabillir.

Benim böyle bir şey önermemin altında yatan sebep ise, makamın güvenilirliğini sağlamak.

Nedir bu güvenlirlilik?

Şimdi kendinizi Genel Kurmay Başkanı olarak düşünün. Önünüze bir belge geldi. Çok gizli bir belge ve birilerinin bu belgenin korunmasından rahatsız olacağını biliyorsunuz. Vatana hizmet için bu belgeyi korumanız gerekiyor veya yürütmeniz gerekiyor. Görev süreniz dolduğunda zaman o an yaptığınız işten dolayı eğer güvenlik sorunu yaşayacağınızı düşünürseniz o an vereceğiniz kararda değişiklikler olabilir. Bu ise çok daha tehlikeli bir durum doğurur.

Her ne kadar eşitliklerden yana olsak da böyle görevlere getirilen kişilerin bazı imtiyazları olması gerekir.

Şunu demiyorum. “Bu kişiler istedikleri suçu işlesin cezalandırmayalım”

Yargılayalım. Suçu sabitledikten sonra cezası ne ise infaz edelim. Fakat suçu sabitlenmeden daha doğrusu hüküm verilmeden daha önceki görevinden sebep makamı korumak için bazı imtiyazlar verebiliriz. Bu imtiyazların sebebi bu kişileri korumak değil makamı korumak.

Demokratikleşeceğiz diye Devletin kurumlarına zarar vermemeliyiz.

Not:Bu yukarıda anlattığım şahsi görüşümdür. Anti tezi olanlarla tartışmaya açığım. Zira doğrusunu bulup tavsiye etmek de görevlerimiz arasındadır.

Sevgilerle…

Gülünce Gözlerinin İçi Gülüyor

Categories: Oradan Buradan
Comments: No Comments
Published on: 31 Aralık 2011

Yoğun Gündem Üzerine…

Türkiye’nin gündeminin en yoğun olduğu dönemlerden birini atlatırken gündemi hayırlı bir iş için takip edememiş olmanın sevincini ve hüznünü bir arada yaşadım diyebilirim.

Bir hafta Fransa’yla yatıp ermenilerle kalktık, bir hafta vekillerle yatıp maaşlarıyla kalktık. Şimdi de gündemde 35 köylünün heronlarla tespit edilip F-16′larla bombalanması var. Muhtemelen bu da bir hafta bizi yatırıp kaldırabilir.

Sırasıyla gidecek olarsak;

Fransa’nın 577 vekillik parlamentosunda sadece 38 vekilin oyuyla bir yasanın geçmesi -ki bu yasa da akıllara ziyan bir yasa- aslında olayın nasıl gayri ciddi, nasıl saçma olduğunu gözler önüne sermeye yetiyor. Avrupada reform hareketlerini başlatan, milliyetçilik akımının merkezi, demokrasi ve özgürlüklerin doğum yeri fransa kalkıp insanlara “Ermeni soykırımı yoktur derseniz sizi yargılarız” diyor. Biz Türkiye’de bile böyle uygulamaları fi tarihinden kalmış bulurken Fransa’nın 2011 yılında böyle bir yasayı kabul etmesi özgürlük ve demokrasiyi biz icat ettik biz yok ederiz çabası olabilir.

Fransa’nın kendisiyle hiç alakası olmayan bir olayı bu kadar sahiplenmesinin altında fransada yaşan ermeni oyları olsa da fransanın böyle bir iddiada bulunması ne kadar yanlışsa, sadece fransa böyle bir iddiada bulunda diye bizim facebookta twitterda onların önüne cezayiri getirmemiz de o kadar yanlış.

Birinci yanlış: Size şişman diyen birine senin de boyun kısa demek.
İkinci yanlış: Madem böyle bir soykırım var -ki var- bunu gündeme getirmek için birilerinin bize taş atmasını beklemek
üçüncü yanlış: Cezayirdeki insanlar bizim din kardeşimiz. Nasıl olur da böyle bir duruma bu zamana kadar sessiz kalırız.

Sonuç itibariyle fransanın bir kaç ermeni oyu için kalkıp saçma bir yasa çıkarması ve bizim de onlara senin de boyun kısa dememiz gündeme kalabalık oluşturmaktan başka bir şeye yaramıyor. Bu işin şekli bellidir: Türk-Ermeni ve tarafsız bir tarihçilerin devlet arşivlerini açmaları ve 1915′te yaşananları gün yüzüne çıkarmalarıdır. Suçluysak suçumuzu suçsuzsak da beraatimizi ispat etmeliyiz artık.

İkinci bir konu vekil maaşları;

Efendim vekil maaşları Türkiye’de ben kendimi bildim bileli konu olur. Ne zaman zam yapsalar birileri çıkar yok efendim emekli maaşı şu kadar asgari ücret şu kadar bilmem ne.

Yaa bırakın bunları. Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten 550 kişiden bahsediyoruz.

550 kişi!

Bu adamlar 70 milyonu yönetiyor, binlerce kişinin oyu ile oraya geliyor. Kalkıpda asgari ücretle çalışan bir ofis elemanıyla maaşını nasıl kıyaslayabiliyorsunuz?
Biraz mantıklı olmakta fayda var. Bu adamların önünde ne paralar geçiyor biliyor musunuz? Eğer bu adamların gözünü doyurmazsak kalkıp da yarın yanlış işlere imza attıklarında ne söz söyleyeme hakkımız olmaz.

Daha bitmedi. Siyasetle uğraştığımız için biliyorum. Bir vekil kendi seçim bölgesine gittiğinde seçmenlerinden en az 10 kişi vekilden maddi destek bekliyor. Bırak onu adamların yanına gitsek 50-100 kişi gidiyoruz sadece çay ikram etseler o paralar tükeniyor.

Fatih Terim teknik direktörlük yaparken aldığı para vekilin maaşının 2000 katından fazlaydı. Siz Fatih Terimi görüp “açım” diyen birini duydunuz mu? Fatih Terimle kıyaslamıyorsunuz da asgari ücretle niye kıyaslıyorsunuz.

Tabii bununla birlikte başka bir nokta daha var. Sağ olsun AK Parti Üsküdar İlçe Başkan Yardımcımız Abdullah ERCAN’ın değindiği önemli bir konu: Çalışanın kendi maaşını belirlemesi

İşte tartışılabilecek esas konu bu olmalı. Misal veriyorum vekiller kendi maaşlarını 50bin TL ye çıkartıp cumhurbaşkanının maaşını da 200bin TL ye çıkaran bir yasa çıkarsa Cumhurbaşkanı da onaylasa adamlar o maaşı alacak. Çalışanın kendi maaşını belirlemesi başlı başına bir yanlış. Bunun için bir çözüm önerisi getirilebilir. Biz gençlik kolları olarak bunun üzerinde ufak bir beyin fırtınasıyla inşallah kendi çözüm önerimizi yakın zamanda duyuracağız.

Fakat belirttiğim gibi esas konu aldıkları maaşlar değil. Tartışılacak bir konu varsa o da kendi maaşlarını kendilerinin belirlemesi.

DipNot: Eklemeden geçemeyeceğim. Bu yasanın kameralar kapalıyken geçmesi YANLIŞ CHP’nin de yasaya önce destek verip sonra böyle şey mi yapılır demesi ÇİRKİN

Gündemin son konusu 35 sivilin TSK’ca bombalanarak öldürülmesi;

Bu konu hakkında aslında çok fazla yorum yapmak istemiyorum. Neresinden tutsan elinde kalacak iki ucu pis bir değnek bu konu.

TSK daha önce teröristleri çoban zannetmiş(!) bırakmıştı, çobanları terörist zannedip(!) vurmuştu. Şimdi de buna benzer bir durum söz konusu. TSK ne yapsın. Sınırdan 40 kadar kişi yanlarında katır yükü paketlerle geçiyor.

TSK vursa köylü vurmasa terörist!

Bir de bizim içimizdeki liboşların (bu kelimeden hoşlanmıyorum ama bu durum için kullanacağım) sırf destek olmak için ortalığı ayağa kaldırmaları var. Arkadaş bu adamlar sivillerin yaşadığı yerde gezmiyorlar. PKK’nın cirit attığı yerde dolaşıyorlar. Diyelim ki siviller o saatte orada ne geziyorlar? Kaçakçılık. İyi de hepimiz çok iyi biliyoruz ki PKK’nın en önemli geçim kaynaklarından birisi kaçakçılık.

Hadi onu geçtim. Bu kişilerin ölümünden sonra BDP’nin 3 gün yas ilan etmesi, PKK’nın bu kişileri sahiplendiğinin en açık göstergesi. Hadi bunu da iyimserim aptalım diyerek geçeyim. Bu kişilerin tabutlarının üzerine sarı kırmızı yeşil bezlerin örtülmesine ne diyeceksiniz?

Tamam demiyorum ki TC bayrağı örtün ama bizim usulümüzde Cenazenin üzerine bayrak değil dua örtülür. Bayrak örteceksen de neden PKK’nın bayrağım dediği renkleri örtüyorsunuz?

35 kişi iyi ki öldüyü savunmuyorum ama kalkıp da gavura iyi görüneceğim diye müslümanı küstürmenin de anlamı yok. Olaylar biraz daha gün yüzüne çıksın bu olayın arkasından kim bilir neler çıkacak.

Twitter’da güzel bir yazı vardı bunla alakalı bence yapılması gereken buydu fakat yapılmadı maalesef. “Madem heronlarla yerlerini tespit ettiniz. Oradaki ekiplere neden haber verip canlı yakalamadınız da bombaladınız” diyordu. Olmadlıydı fakat yine olmadı.

Uzun bir gündem maratonunu uzun bir yazıyla noktalandırdım.

Selam ve dua ile…

DUA’nın kudreti

Categories: 101de101, Sinema
Comments: No Comments
Published on: 15 Aralık 2011

Sene 2000 ilk okulu bitirdim. Kendime lise arıyorum. O zamanlar da hedefleri olan bir çocuğum. En büyük hedefim ise üniversite okumak. O sebepten öyle bir lise seçmeliyim ki beni doğrudan üniversiteye soksun. Tabii Anadolu Liselerine Giriş Sınavı denilen bir sınava da girmişim fakat aldığım puan o kadar iç açıcı da değil. Neticede dersaneye falan da gitmemiştim.

Okul araştırıyoruz. Anadolu liseleri olmayınca özel fen liselerini gezmeye başladık. İlk gittiğimiz okul Özel Fazilet fen lisesi oldu. Cumhuriyet lisesinin hemen arkasında. Oradaki durumu tam hatırlayamıyorum. Fen lisesine alamıyorlardı süper liseye mi alalım dediler yoksa diploma notum 4′ün altında olduğu için süpere alamıyorlardı fen lisesine mi yazdıralım dediler. Yahut hiç biri değil maddi olarak anlaşamadılar da mı geri döndük bilmiyorum, fakat “biz bir düşünelim” niyetiyle oradan çıktığımızı ve aslında oraya kayıt olacağımı biliyorum.

Tabii araştırmaya devam ediyoruz ve bir perşembe günü Saat 17:00 sularında kendimi Sabancı lisesinde buluyorum. Oraya yazılacağız. Okul özel okul gibi, denize sıfır, kolej gibi bir okul. Fakat kapıdaki görevli diyor ki, “Yöneticiler çıktı yarın gelin”. Niyet belli, karar belli oradan uzaklaşıyoruz. Ertesi gün gidip Sabancı Lisesi mensubu olacağım. Ertesi gün Cuma!

Nereden hatırladığımı bilmiyorum. Yüksek ihtimalle abimin o dönemlerde evlenmek istediği bir hatun kişi var ve iş çıkmazda. Babamın abime dua et dediğini hatırlıyorum.

ve bir andan bahsediyor.

Cuma hutbesinde hoca hutbenin türkçe kısmını bitirdikten sonra arapçaya geçiyor ve bir an içinden “salli barik”i okuyor ya heh işte o an. Diyor ki abime “Allah o an duaları geri çevirmez. Dua et!”

Tekrar ediyorum aklımda nereden kaldı bilmiyorum fakat o cuma üsküdarda Mihrimah Sultan Camii’nde imam hutbeyi bitirip “Salli-Barik”e oturduğunda dudaklarımdan kendimin de duyamacağı fakat esas duyması gerekenin çok iyi duya bileceği bir kaç kelime döküldü;

-Allâh’ım benim için en hayırlı okul hangisiyse o olsun.

İçinde hiç bir süslü kelime olmayan bu dua… Belki söylediğinde insanı hiç etkilemeyecek bu basit cümle…

Cuma’dan çıktım. Babamın yanındayım. Nereye doğru yürüdüğümüzü bilmiyorum ama laf olsun torba dolsun diye, aslında belki de “tamam işte Sabancı Lisesine yazdıracağız” dediğini bir kez daha duymak için sordum;

-Eee baba, nereye kaydolacaz şimdi?

+Seni İmam Hatib’e yazdıracağım.

Daha önce evde bu konu geçmişti ve aslında bu konuyu çözmüştük de… Ben üniversiteye gitmek istiyorum İHL’de 30 puanımı kırıyorlar ve ben kesinlikle İHL’ye gitmek istemiyorum. Babamın bu cümlesinden sonra hemen “yaa” diye bir cümleye başladım mı bilmiyorum ama ağzımdan “yaa” kesinlikle çıkmıştır. Fakat tam o sırada cuma saati ettiğim dua geldi aklıma…

O kelimelerin ağzımdan dökülmesine sebep olan kudret, o an aklıma da getirmişti.

Ettiğim duayı hatırladıktan sonra koşulsuz bir kelime çıktı ağzımdan

-Peki

İşte ben bu şekilde İmam Hatib’e kaydoldum. Yıllar sonra benim Türkiye 2.si olarak Yıldız Teknik gibi bir üniversitede Bilgisayar Mühendisliği gibi bir bölümde okumama sebep olan kesinlikle bu dua olduğuna inanıyorum. Düz liseye gitseydim üniversitede okuyabileceğime bile inanmıyorum şuan. Kimliğimin, Bilgisayar mühendisi değil de İmam Hatipli olarak anılması, kişiliğimin orada oturması ve bunun gibi bir çok sebebi aslında şuan üniversitenin önüne koyuyor, üniversite okuyamasam da bir şey olmazdı diyorum.

Ettiğim duaya gelen cevaba koşulsuz boyun eğişimin mükafatını kesinlikle gördüğüme inanıyorum.

Mükafatını yıllar sonra anlamış olsam da Dua’nın kudretini hissetmenin verdiği heyecan ve ilahi kudretin bu denli hissedilir etkisini görmenin verdiği korku tarif bile edilemez.

İşte bugün bir başkasının duasını öğrendim iliklerime kadar titredim. Bu yazıyı yazmamdaki sebepse ne sizlere kendi anımı anlatmak ne de vakit geçirmeniz için bloguma bir zımbırtı koymak.

Ettiğiniz duaya dikkat edin ve istedikten sonra kendinizi duanızın arkasından akıp giden azgın dalgalı nehre bırakın.

Ya duanız kabul olur o nehir size çocuk havuzu olur, ya da ettiğiniz duanın lekesiz, tertemiz inancıyla Allah’ın huzuruna çıkarsınız.

Her iki türlü de siz kazanırsınız.

Son söz;
“Allâh’ım emanetine, SANA layık baka bilme kudreti ver”

Geleceğe adım atmak

Categories: Genel
Tags: No Tags
Comments: No Comments
Published on: 01 Aralık 2011

Bisiklet kullanmayı bilenler anlar şuan anlatacaklarımı…

Hani bisiklete binersin arkadaki düşmeyi engelleyen iki tekerlek çıkartılır da düşe kalka bisiklete binmeyi öğrenirsin ya… işte o zamanlar şöyle bir duygu geçer insanın içinden

Binersin bisiklete devrildiğin tarafın tersine doğru direksiyonu çevirirsin refleks olarak. Maksadın düşmemektir fakat bu hamle seni düşürür. Daha sonra öğrenirsin tam tersi yapman gerektiğini…

Tam düşeceğin sırada direksiyonu içinde bilginin verdiği umut ve düşmenin verdiği korkuyla tabii bir de mantığının almamasıyla düşeceğin tarafa çevirirsin. Bir anda devrilen bisiklet doğrulur fakat bu sefer diğer tarafa doğru düşeceğini hissedersin de başlarsın ya zikzak çizmeye… daha sonra bu şekilde devrilmeden gitmeyi öğrenirsin ve bir daha unutmazsın…

İşte şuan ilk evredeyim, devrildiğim tarafa direksiyonumu çevirmeye karar vermiş durumdayım korkuyorum ya düşersem diye, korkma deseler de bir şey ifade etmiyor. Mantığımı zorlasa da çeviriyorum direksiyonumu…

Şimdi tek umudum önümde oluşacak zikzaklı süreçte devrilmeden ayakta kalabilmek. Düşsem de denemeye devam edebilecek kadar zarar görmemek istiyorum.

ve sonunda ellerimi bırakmak ve rüzgarı yanaklarımda hissederek titanik duruşuyla bisiklet kullanmak istiyorum.

İnanıyorum.

Başaracağım.

Jhon Q

Categories: 101de101, Sinema
Comments: No Comments
Published on: 24 Kasım 2011

Böyle amerikan yapımlarını bulmak neredeyse imkansız derken şimdi aklıma gelen bir şeyi paylaşayım. Bizim bildiğimiz amerikan filmleri genelde amerikayı mükemmel gösteren, rüya ülke olarak gösteriyor. Sanıyorum bu filmin yapımcısı ve bunun gibi filmlerin yapımcıları amerikan hükumetinin desteği veya yönlendirmeleriyle değil de kendi kafalarına böyle filmleri çekiyorlar. Dur bi bakayım yapımcı firma ne?

Yok walla bulamadım. Neyse konuya gireyim.

Bizim rüya ülke olarak gördüğümüz, insan haklarının tavan yaptığı ülke olarak nitelendirdiğimiz amerikada Jhon kardeşimizin başına gelen talihsiz olayların diyecem ne alaka. Allah’ım cümleyi toparlayamıyorum.

Baştan alıyorum :)

Jhon bir işçi, emekçi, ekmeğini taştan çıkartan bir baba…
Karısı her kadın gibi her şeyden şikayetçi bir ev hanımı…
… ve bir çocuk, bir evlat, bir can, bir herşey

Derken bir gün çocuk kalp hastalığından sebep ani bir şekilde hastaneye kaldırılıyor. Kalp nakli olmaması durumunda çocuk ölecek fakata talihsizlik (heh yukarda bahsettiğim olay) bu ya jhon’un sağlık sigortası böyle büyük bir ameliyatı karşılamıyor. Aslında işi buna uygun fakat çalıştığı firmanın kar etmek amaçlı yaptığı bir iki ufak değişiklikle sigortasını yarı zamanlıya düşürmesi sonucu iş çıkmaza giriyor.

Bu süreden sonra hastenenin, hipokrat yeminini bir kenara koyup franklin yemini ettiğini anlıyoruz. Kapitalizmin insan hayatının nasıl önüne geçtiğini görüyoruz. Jhon oğlunu kurtarmak için para arayışına giriyor fakat meblaa o kadar büyük ki o da bir türlü olmuyor.

Karısının (işte burada kadına ve kadınlara sinir olmuştum. Boşuna laga luga yapmayın hepiniz aynısınız) arayıp, çocuğumuzu hastaneden çıkartıyorlar çabuk bir şeyler yap demesi, zaten psikolojik olarak çökmüş, ekonomik olarak duman olmuş bir adamı uçurumun kıyısına getiriyor. (orada destek olacağına ateşe körükle gidiyor kadın)

Jhon da eline silahı alıp hastaneyi basıyor ve hastaları rehin alıyor

Buradan sonrasını ben anlatmayayım ama film inanılmaz bir akıcılıkla gidiyor.

Filmi izlerken Jhon’u sevecek, destekleyecek ve onun için üzüleceksiniz.

İzlemeli misiniz?

Bi de soruyo musun?

Slumdog Millionaire

Bu film bu kadar ödülü nasıl aldı bilmiyorum ama ölmeden önce izlenmeli kategorisinde bir film değil. Aslına bakarsanız film kötü bir film de değil ama yani o kadar fevkalade filmler de varken yani bi türlü anlamlandıramıyorum bu filmin bu kadar hit olmasını…

Slumdog Millionaire’den bahsediyorum. Çok farklı bir konsepti var. Kendine özgün bir konu dizilişi var. Akıcılığı da gayet iyi, çekim de gayet iyi ama bilemiyorum sanki birşeyler eksik. Mesela hindistandaki yaşamı çok iyi konu edinmiş, müzikleriyle, kıyafetleriyle gerçekten de güzel çekilmiş ve bir o kadar iyi oyunculuk da var ama işte sanki bir şeyler eksik.

şey gibi, MESAJ!

Filmde bir çok mesaj olmakla birlikte, filmin tamamını kapsayan “way beah” dedirten bir mesajı yok.

Akıcı, eğlenceli, öğretici, ilgi çekici bir film. Fakat izledikten sonra siz de benim gibi düşüneceksiniz. Yani güzel bir film ama bir şeyi eksik. Belki siz benden daha iyi görürsünüz o eksiğin ne olduğunu

Tavsiye eder miyim?

Ne filmler izledik bunu mu tavsiye etmeyecem :))

page 1 of 17»
Takvim
Ocak 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Ara    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Tüm Yazılar
Follow Me
BuzzDeliciousDropboxFacebookLinkedInMyspaceTwitterWindowsLiveYoutubeRSS
Welcome , today is Cumartesi, 28 Ocak 2012