fan sayfası
twitter
takip edenler
  •  
  • Archives for Aralık 2010 (4)

Özerklik ve Resmi Dil

DTK hareketiyle yaklaşık 1 haftadır gündemi meşgul eden demokratik özerklik ve ikinci resmi dil tartışmalarına son olarak Başbakan da dahil oldu. Millet konuşa dursun, tartışa dursun da, ben de aynen başbakanım gibi düşünüyorum.

Ben de;
Kürdü severim kürtçülüğü hayır
Aynı türkçülüğü sevmediğim gibi…

Şunu artık hepimizin kabul etmesi gerekir ki; Biz bu ülkenin birinci sınıf vatandaşları olarak(!) kürt halkına etmediğimiz işkence, çektirmediğimiz çile kalmadı. Dillerini yasakladık, okul götürmedik, hastane götürmedik, hizmet götürmedik. Bu da yetmez gibi aşağıladık, “kart kurt” dedik. Dillerini kabul etmedik “belirsiz dil” dedik. Yani kısacası bir insanı terörist yapabilecek her türlü eylemi yaptık ve kendi halkımızı kendimize terörist ettik.

Şimdi de dağa çıkan teröriste pişmanlık yasası çıkarınca diyorlar ki teröristle iş birliği yapıyorlar bilmem ne. Arkadaş bu kişiler kim Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan kürt asıllı rahatsız(ettiğimiz) vatandaşlar.

Sakın yanlış anlaşılmasın terör örgütünü savunur pozisyonda olmak istemem. Hiç bir gerekçe masum insanları öldürecek, yaralayacak eylemleri yapan bir örgütü haklı kılmaz. Fakat hiç kimse de evini, işini, rahatını bırakıp dağa çıkmaz.

Gelelim gündemdeki tartışmalara; demokratik özerklik ve resmi dil

Öncelikle iki terimin de tanımını yapmakta fayda var.

Özerklik: Bir devletin iç işlerinde bağımsız dış işlerinde başka bir devlete bağımlı olması
Resmi dil: Devletin resmi kurumlarının yazışmalarına da kullanılan dildir.

Bu tanıma göre şunu dile getiribilirim: Özerklik verilen bölge, DEVLET statüsü kazanır. Bu da nahoş durumlara sebebiyet verebilir. Fakat Osmanlının da uyguladığı eyalet sisteminde, eyaletin kendine özel yasaları, kanunları, kuralları vardı. İstanbuldaki yasalar, diyarbakırı etkilemezdi. Bu da insanlara kendilerine daha yakın yasalarla yaşama imkanı verirdi. Bununla birlikte o bölgelere atanan valiler, o bölge insanının dilini, dinini, örfünü, adetini bilir ona göre halkı yönetirdi. Şimdi ise istanbulda kaymakamlık yapan adımı, Van’a vali atıyoruz. Bu da devlet adamıyla halkın arasında kopukluk olmasına neden oluyor.Yazdıklarımdan da anlaşılacağı üzere, demokratik özerklikten talepleri ne ise karşılanmalı fakat bunun adı özerklik değil yeni anayasayla da sabitlenecek eyalet sistemi olmalı.

İkinci resmi dil konusunda ise, tanımda da belirttiğim gibi, resmi dilin halkın üzerinde herhangi bir etkisi yok, olmamalı, olamaz. Halk istediği dili konuşmakta serbest fakat resmi dil olarak belirlenen dil ne ise devletin kurumları arasındaki yazışmalarda o dil kullanılır. Bu dil türkçe olacak diye bir şart da yok. Arapça da olsa fransızca da olsa beni etkilemez. Ben istediğim dili konuşur, çocuğuma istediğim ismi koyar, şirketimin adını istediğim şekilde yazarım. Buna devlet müdehale edemez. Bu kapı zilime arapça yazacağım birşeye apartman yöneticinin karışması kadar saçma bir durum olur. Kısacası, başbakanın söylediğine aynen katılıyorum. İnsanlar istediği dili konuşur ama resmi dil TÜRKÇE’dir.

Sonuç itibariyle mevcut hükumet, türk-kürt ayrımı yapmadan herkese hizmeti götürmeyi hedefleyen, insanlara hak ettikleri özgürlük ortamını oluşturmaya çalışan bir hükumet. Hatta DTK’nın böyle açıklamalar yapabiliyor olmasının sebebi de bu özgürlük ortamıdır. Burada türk ve kürt kardeş halklarına düşen görev ise; özgürlük ortamından faydalanarak provakasyon yapmak değil, gerekçeli isteklerini sıralayarak olumlu değişikliklere, dönüşümlere öncü olmaktır.

Türkiye Cumhuriyeti artık bölgesinde sözü geçen, güçlü, istikrarlı, iradeli bir ülkedir. Ne siyasetçiler küçük siyasi hesaplara başvurmalıdır ne de halkımız böyle insanların kirli oyunlarına gelmelidir.

Selam ve dua ile …

Fitnelere Direnen Dostluk

Sene 2007. Yanlış hatırlamıyorsam aylardan Mayıs ya da Haziran. Gecemi gündüzüme katmış, 22 Temmuz seçimleri için çalışıyorum. Sabahlara kadar bayrak asıyorum, sabaha karşı işe gidip sabah servisini yapıyorum, öğlen olmadan üsküdar meydandaki “AK Nokta” da broşür dağıtıyorum. İkindi ezanına mütakip eve gidiyorum ve yatıyorum. Saat 22:00 gibi tekrar aynı mesai…

İşte bu dönemlerde -ki ben o dönemleri AK Parti için gönüllü çalıştığım en saf dönemler diye adlandırıyorum- liseden çok sevdiğim bir kardeşim (arkadaş değil), bir mail atmış bana: “AK Parti ekonomiyi ne hale getirdi“. Ben böylesine ciddi bir aşkla “AK Parti” için çalışırken çok sevdiğim bir kardeşimin “AK Parti”yi kötüleyen bir maille benim kapımı çalması, hatta bu maili sadece bana değil tüm tanıdıklarıma göndermesi beni çileden çıkarmaya yetti. Aynı simitten fazlasını, aynı hayalleri paylaştığımız bu kadeşimle yollarımızın ayrılmasından ziyada karşı karşıya gelmesinin acısı ise tarif edilmez bir sancı.

Bu mail üzerine, bir mail yazdım:

Bana bak! Ben gecemi gündüzüme katıyorum “AK Parti” için çalışıyorum. Sen çıkmış bana “AK Parti”yi kötülüyorsun. Böyle mailler atıp da milletin kafasını bulandırma, Türkiye’ye Başbakan gibi bir başbakan, AK Parti gibi bir parti gelmedi. İlla böyle mailler atacaksan en azından beni listenin içinden çıkar da sana karşı kalbim kırılmasın.

Ben bu maili attım ve bayrak asmak için evden çıktım. Ertesi gün eve geldiğimde mail box’ımda bir mail beni bekliyormuş.

Hem de bu kardeşimden…

Mailin içeriğini yazmayacağım ama inanın bana o kardeşimin ağzından bana karşı hiç bu kadar ağır bir söz duymamıştım. İpler kopsa belki o zaman kopardı ama öyle bir insanla ipleri koparmanın da hiç doğru bir fikir olmadığı kanaatindeydim. (Teşbihte hata olmaz) Peygamberimiz diyor ya, “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız selamete kavuşursunuz“. İşte bu kardeşim de öyle bir yıldız. ALLAH’a çok şükür ki onun gibi kardeşlerim var.

Hemen bir mail daha yazdım;

Çıldırtma len beni, başlarım saadetine de ak partine de… Seçim bittikten sonra seçilen meclise girecek seçilemeyen dışarda. Peki bizim halimiz ne olacak? Onlar mecliste dostluk sinyalleri verirken biz birbirimize mi girecez. Bir daha bana böyle bir mail atarsan gelir seni döver ondan sonra da çay içmeye giderim. Bir parti için ne seni kaybetmek isterim ne de senle tartışmak…

İşte o mail o zaman kadar yaptığım en iyi şeylerden biriydi. Bu kardeşim o mailden sonra bana tekrar bir mail attı; “yaa kardeşim kusura bakma, ben gaza gelmişim öyle yazmışım o maili haklısın. Özür dilerim

Peki seçim sonuçları ne oldu? AK Parti kazandı, fakat ne o çocuk bana küstü ne ben ona küstüm. 2007 referandumu ve 2009 seçimlerinde ciddi desteğini de gördüm. İnaıyorum ki 2010 referandumunda “EVET” dedi ve 2011 genel seçimlerinde de “AK Parti” diyecek.

İşte arkadaşlıklar böyle birşey. Dünya telaşı anlıktır. Fitneyi insanın içine damarlarına kadar sokar. Esas mesele fitneye rağmen inandığın, sevdiğin, güvendiğin kişilerden vazgeçmemek. Sonunda kaybedeceğin belki bir dünyalık ama kazanacağın dünyalara değişmeyeceğin bir dost.

Selam ve dua ile…

Not: Kardeşim İstanbul’a geldiğinde bana ulaşmazsan vururum seni :)

Özgürlük mü? Ahmaklık mı?

Henüz ufacık bir ilk okul çocuğuydum. Amerika ve amerikalıya öyle özeniyordum ki, oralardaki özgürlüğü tarif etmeye çalışıyordum. Sormayın o yaşlarda özgürlüğü nereden bildiğimi…

Hatırlarsınız “Evde tekbaşına” serisinin zeki çocuğu hepimizin olmak istediği kişiydi ve o çocuğun babasından tokat yediği için babasını mahkemeye vermesi bize özgürlük gibi gelmişti. Ne de olsa idolümüzdü (amerika nasıl başarıyor amerikan rüyasına inandırmayı).

Amerikan özgürlüğünü anlatırkense şu cümleleri kurduğumu hatırlıyorum;
Amerikada herkes özgür oolum, kışın ortasında atletle gezerken birisi “üstüne bişey giy hasta olursun” derse, kişilik haklarına tecevüz ettiği gerekçesiyle mahkemeye verebilirsin. Orada kimse kimseye karışmıyor.

O zamanlar özgürlüğün tanımı olarak algıladığım bu cümlelerin, aslında ahmaklıktan öteye gitmeyen davranış olduğunu kabullenmek çok zor olmadı. Ben bunu biraz olgunlaşınca anladım da, hala anlamayan belki de anlamak istemeyen kişilerin varlığını inkar  da edemiyorum.

Son olayları biliyorsunuz.

Özgürlük namına ahmakça bir eyleme girişerek önce polise saldılar daha sonra da bir üniversitenin salonunda Anayasa Profesörü Burhan KUZU‘yu yumurta yağmuruna tuttular. İşin acı tarafı bunu “özgürlük” adına yaptılar.

Şimdi bu olaylarla senin anlattığın hikayenin ne alakası var” diyebilirsiniz, tek tek inceleyelim siz de görün;

İlk olay üniversite öğrenci(!)lerinin polise saldırma olayı..

İstekleri ne?
Rektörlerle buluşan başbakanın toplantısını basmak.

Mantığa bakar mısınız?

Başbakan rektörlerle neden buluşuyor? Dünyanın ilk 500 üniversitesi arasına giremeyen ilim, bilim yerine ideoloji üreten üniversitelerimizin yerine ilim ve bilimin konuşulduğu üniversiteleri sağlamak için buluşuyor ve şunu söylüyor;

“Akademisyen yetiştirmek Recep Tayyip ERDOĞAN’ın işi değil ama bunun için yapılacak her adıma destek vermek benim görevim.”

Şimdi böyle bir toplantıyı basmanın amacında akli unsur bulunabilir mi?
Bunlar ahmak değil de ne?

Polisler dövdü diyorlar

Sorarım o sözde öğrenciler polislere saldırmadı mı? Polis de bu vatanın evladı değil mi? Polise sopalarla saldıracaksın karşılık verince de yok efendim polis öğrenci dövüyor…

Yok öyle yağma…

Not:Düşen eylemciye tekme atmanın savunulacak bir tarafı yok.

ikinci olay ise daha vahim. Anayasa Profesörü Burhan KUZU gençlerle bir araya gelip anayasayı konuşacak. Bu kişiler iki gün önce başbakan niye bizimle görüşmüyor rektörlerle görüşüyor diyen gençler değil mi? Şimdi de üniversitemizden defolun mu diyorlar.

Biz de çok kişiye muhalefet ediyoruz. Bunların arasında hocalarımız da var fakat biz muhalefeti yumurta veya ayakkabı atarak değil, insan gibi fikrimizi dile getirerek neden muhalefet ettiğimizi söyleyerek ediyoruz.

Şimdi anayasa gibi önemli bir konuyu anlatmak üzere, üstelik hem anayasa profesörü hem de anayasayı hazırlayacak komisyonun başkanı olacak kişi karşına geldiğinde, derdini anlatmak yerine yumurta atmak nasıl bir akıl ürünü?

Bu bahsettiğim örnekle benzerlik göstermiyor mu?

Böyle bir eylem yapmak ahmaklık değil mi?

Bu eylemde farklı acı bir nokta daha var. Eylemin yapılacağı salona Burhan KUZU gibi biri geliyor, dekan salonda yok, güvenlik yok salonda… Burhan hoca arıyor dekanı
+nerdesin
-yukardayım,
+öğrenciler aşağıda olay çıkarıyor,
-hocam onlar öğrenci değil ki…

Burhan hoca “bu şekilde yöneticilik olmaz istifa et” dediğinde gazeteciler de bunu haber yapıyor.

Haklı adam! ne desin böyle dekana? Ayrıca art niyet ararım ben böyle bir olayda. Dekan böyleyse cemaat….

Gelelim zurnanın “zırt” dediği yere, biliyorsunuz eylem için istanbula gelen otobüs geri döndürüldü.

O otobüsü bu öğrencilere kim ayarladı?
Onları ankarada, eski şehirde kim organize etti?
İstanbuldaki eylemleri kim organize ediyor?

Bu ahmak öğrenciler kimin maşası?

İstanbul’un Çeçenleri

Türkiye’de kaç mülteci olduğunu biliyor musunuz?
Peki Türkiye’de kaç azeri olduğunu biliyor musunuz?
Ya çeçen sayısı?
Geçtim onları apartmanınızda kaç kişi yaşadığını biliyor musunuz?

Burnumuzun dibinde yaşamaya çalışan çeçenleri, ankaradan gelen misafirlerimiz sayesinde öğrenmek işte böyle birşey. Dün ankaradan iki misafirimiz geldi. Erhan ŞAHİN ve Gönül ÇELİK, İstanbul’da yaşayan çeçenlere yardım toplamış ve ulaştırmak için yollara düşmüş önemli iki arkadaş. Onlar da ankarada okuyan çeçen bir kardeşimizinden duymuşlar istanbuldaki çeçen kamplarını. (kamp kelimesi beni rahatsız etsede kamp kelimesi kullanacağım belki sizi de rahatsız eder de harekete geçersiniz)

Bilmiyorum kaç tane var ama biz 3 çeçen kampını ziyaret ettik: Ümraniye, Fenerbahçe, Beykoz.

İstanbulun birbirinden farklı 3 noktası…

Aslında yazmaya kalksak her bir kamptan bir kitap çıkar ama ben dikkatimi çeken ufak detaylardan bahsedeyim kitabı yaşama işini size bırakayım.

Önce Ümraniye kampına gittik. Kamp dediysem büyük bir yer zannetmeyin bir camii’nin bodrum katı… İçeri ilk girdiğimizde bölmelerle, perdelerle ayrılmış bir alan, bir hastanenin bölümlerini andıran bir görüntü vardı. Fakat hayat belirtisi hiç yok. Zaten bir kişinin sığabileceği büyüklükte bölmeler. Oralarda ne olduğunu düşünerekten kampın başkanının odasına girdik. O odanın da diğerlerinden pek farkı yok küçük bir oda iki kanepe var başka da birşey yok. Yaklaşık 1,5 saat kadar oturduk muhabbet ettik, dinledik onları…

Bir camii’nin bodrum katında, kaç kişi yaşayabilir? 3 aile? 5 aile?
Tam 190 kişi yaşıyormuş orada…

Çevredekilerinde haberi var. Rus mafyasından birileri gelip aralarından birkaçını öldürmüş(şehit etmiş). Devlet de var olmayan bu insanı bir kayıp olarak nitelendirmemiş bile…

Genel olarak yaşadıkları bazı sıkıntılar var. Mesela; asyadan geldikleri için mülteci sıfatı taşımıyorlar, yani kaçak olarak görünüyorlar. Devletten ikametgah istiyorlar devletse 4 aylık verebiliyor maksimum. İkametgah olmadan çalışamıyorlar, okula yazılamıyorlar, okula yazılanlar karne alamıyor, diploma alamıyor. Polis yolda çevirince ya içeri atıyor(kaçak olduğu için) ya da görmemiş gibi davranıyor salıveriyor. İçeri alınanlar 4 ay hapiste kalıyorlar, çıkınca da ikametgah almak için 15 günlük serbest dolaşım belgesi alıyorlar, 15 gün sonra tekrar çevrilirlerse bir 4 ay daha…
Çeçenya’da meslekleri ne olursa olsun hepsi burada vasıfsız işçi konumunda. Zaten süreli bir işe giremiyorlar, günlük işler çıkınca gidiyorlar. Çevreden gelen yardımlarla hayata tutunmaya çalışıyorlar. İHH, Ümraniye Belediyesi, İBB, Kimseyokmu yardım eden kuruluşlarmış. İBB hergün yardım getiriyormuş, kimseyokum ramazanda gelmiş 1 koli erzak bırakmış, ihh kurbanda gelmiş bir koli et bırakmış.

Başkan;
Çeçenya’da inşaat firması varmış, inşaatlar yapıyorlarmış, bir de araba galerisi varmış, yani kısacası maddi durumu çok yerindeymiş. Savaşla birlikte hayatları alt üst olmuş.
10 yıl önce gelmişler, karısı ve bir çocuğuyla birlikte…Burada 3 çocuğu daha olmuş. Karısı ve çocukları ısrarla avrupaya gitmek istiyor. Sebebi ise avrupa multeci hakkı veriyormuş. Hatta multecilere barınmak için ev, çocuklarını okutmak için para yardımı dahi yapıyormuş. Kadıncağız “hiç olmazsa çocuklar adam gibi okur” diyor. Baba ise çok farklı bir noktada;

Burada herkes müslüman. KARDEŞLERİMİZİN ARASINDAYIZ. Orada hristiyanların arasında çocuklarımı hristiyan gibi yetiştiremem.

Avrupada hristiyanca yaşamaktansa, buradaki rezilliği çekmeye razı… Adamın ağzından bu kelimeler döküldüğünde tüylerim diken diken oldu. Kendimizi sorgulayamadım bile…

Başkan anlattı biz dinledik, rusların nasıl çalıştığını, çeçenlerin ne zorluklar yaşadığını, dünyadaki müslümanların durumunu…

… ve bağladı konuyu çok şükür ki Recep Tayyip ERDOĞAN gibi biri çıktı. Şimdi ondan çok korkuyorlar. ALLAH ondan razı olsun

Not: Biz nereden geldiğimizi söylememiştik.

Oradan çıktığımızda tek bir cümle aklıma kazındı. Her ne kadar bazıları müslüman kardeşliğini yok saysa da…

Biz onları kardeş olarak görmesek dahi onlar bizi kardeş olarak seviyor. (Lanet olsun milliyetçiliği damarlarımıza aşılayan güruha)

İkinci durağımız Fenerbahçe Çeçen kampı…
Oradaki durum Ümraniye’den biraz daha farklı…
Çevresi tellerle çevrilmiş bir esir kampı görüntüsü var. İçeri girdiğimizde yazlık pansiyonlar gibi her aileye bir oda verilmiş. Burada da yaklaşık 200 kişi yaşamaya çalışıyor. Buranın da bir başkanı var fakat buranın başkanı çok genç, henüz 23 yaşında, MANSUR.

Türkiye’ye geldiğinde 13 yaşında bir çocukmuş. Yaşadığı yılları pek güzel anlatmıyor. Türkiye’den pek memnun değiller. Avrupaya gitmek istiyorlar.

Bir önceki kamptaki konuşmalarımıza binaen dedik ki; “burası müslüman bir ülke neden avrupaya gitmek istiyorsunuz.” Aldığımız cevap istanbulun siluetini önümüze serdi

Yaa bırak ne müslüman ülkesi burada camiye gittiğimiz zaman bize terörist gözüyle bakıyorlar. Bizi çingene ilan ettiler. 10 yıldır bu guantanamo kampında yaşıyoruz. Her taraf ayyaş dolu.

İşte ümraniye ile kadıköyün farkı

Bu kamp fenerbahçe ordu evinin tam yanında…
Dedim ki “Burası kışın çok soğuk olmuyor mu?” -Evet oluyor. “Ama yazın güzel olur” -Ne güzel olması yan tarafta askerlerin karıları çırılçıplak denize giriyor deniz kenarına gidemiyoruz.

ve türkiyede de tarışılan bir konuya değindi;
Zavallı garibanlar kışın burda nöbet tutuyor. Rütbeliler yazın gelip sefasını sürüyor.

Buradaki çeçenler daha çok rus gibiydiler (yazıyı okuyan çeçen arkadaşlar alınmasın) çevreden gelen yardımlar mini etek olunca ne yapsın garibanlar. Çevre bozuk yozlaşıyorlar yavaş yavaş.

Kadıköy belediyesi buranın çöplerini bile almıyormuş. İBB buraya da hergün yardım getiriyormuş. Yardım konusunda bir de sıkıntıları var; “herkes kuru gıda getiriyor” diyorlar. Patatese, domatese hasret kalmışlar.

Buradakilerle de koklaştık, kucaklaştık ve 3. durağa doğru ayrıldık.

Fenerbahçedeki kampın durumunu görünce bir kez daha neden siyaset yapmam gerektiğine kanaat getirdim. Ben ve benim hassasiyetime sahip insanlar bu ülkenin başında olmazlarsa, Ben ve benim kardeşlerim bu ülkenin durumunu kadıköy gibi anlatacaklar.

İnşallah ahirette bu şekilde hatırlanmayız.

Üçüncü ve son durağımız Beykoz oldu.
Beykozda fazla vakit geçiremedim, yetişmem gereken toplantılarım olduğu için oraya yardım malzemelerini ve arkadaşlarımızı bırakıp biz döndük.

Orada da durumun çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Fakat Beykoz Belediyesinden ALLAH razı olsun, oradaki kardeşlerimize koca bir bina yapıyormuş sonuna gelmişler. Kamp gibi değil, her ailenin kendi dairesi olacakmış. Sevinçleri gözlerinden konuyor.

Allah’ım sen bizi böyle siyaset yapanlardan eyle…

page 1 of 1
Takvim
Aralık 2010
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Kas   Oca »
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  
Tüm Yazılar
Follow Me
BuzzDeliciousDropboxFacebookLinkedInMyspaceTwitterWindowsLiveYoutubeRSS