DTK hareketiyle yaklaşık 1 haftadır gündemi meşgul eden demokratik özerklik ve ikinci resmi dil tartışmalarına son olarak Başbakan da dahil oldu. Millet konuşa dursun, tartışa dursun da, ben de aynen başbakanım gibi düşünüyorum.
Ben de;
Kürdü severim kürtçülüğü hayır
Aynı türkçülüğü sevmediğim gibi…
Şunu artık hepimizin kabul etmesi gerekir ki; Biz bu ülkenin birinci sınıf vatandaşları olarak(!) kürt halkına etmediğimiz işkence, çektirmediğimiz çile kalmadı. Dillerini yasakladık, okul götürmedik, hastane götürmedik, hizmet götürmedik. Bu da yetmez gibi aşağıladık, “kart kurt” dedik. Dillerini kabul etmedik “belirsiz dil” dedik. Yani kısacası bir insanı terörist yapabilecek her türlü eylemi yaptık ve kendi halkımızı kendimize terörist ettik.
Şimdi de dağa çıkan teröriste pişmanlık yasası çıkarınca diyorlar ki teröristle iş birliği yapıyorlar bilmem ne. Arkadaş bu kişiler kim Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan kürt asıllı rahatsız(ettiğimiz) vatandaşlar.
Sakın yanlış anlaşılmasın terör örgütünü savunur pozisyonda olmak istemem. Hiç bir gerekçe masum insanları öldürecek, yaralayacak eylemleri yapan bir örgütü haklı kılmaz. Fakat hiç kimse de evini, işini, rahatını bırakıp dağa çıkmaz.
Gelelim gündemdeki tartışmalara; demokratik özerklik ve resmi dil
Öncelikle iki terimin de tanımını yapmakta fayda var.
Özerklik: Bir devletin iç işlerinde bağımsız dış işlerinde başka bir devlete bağımlı olması
Resmi dil: Devletin resmi kurumlarının yazışmalarına da kullanılan dildir.
Bu tanıma göre şunu dile getiribilirim: Özerklik verilen bölge, DEVLET statüsü kazanır. Bu da nahoş durumlara sebebiyet verebilir. Fakat Osmanlının da uyguladığı eyalet sisteminde, eyaletin kendine özel yasaları, kanunları, kuralları vardı. İstanbuldaki yasalar, diyarbakırı etkilemezdi. Bu da insanlara kendilerine daha yakın yasalarla yaşama imkanı verirdi. Bununla birlikte o bölgelere atanan valiler, o bölge insanının dilini, dinini, örfünü, adetini bilir ona göre halkı yönetirdi. Şimdi ise istanbulda kaymakamlık yapan adımı, Van’a vali atıyoruz. Bu da devlet adamıyla halkın arasında kopukluk olmasına neden oluyor.Yazdıklarımdan da anlaşılacağı üzere, demokratik özerklikten talepleri ne ise karşılanmalı fakat bunun adı özerklik değil yeni anayasayla da sabitlenecek eyalet sistemi olmalı.
İkinci resmi dil konusunda ise, tanımda da belirttiğim gibi, resmi dilin halkın üzerinde herhangi bir etkisi yok, olmamalı, olamaz. Halk istediği dili konuşmakta serbest fakat resmi dil olarak belirlenen dil ne ise devletin kurumları arasındaki yazışmalarda o dil kullanılır. Bu dil türkçe olacak diye bir şart da yok. Arapça da olsa fransızca da olsa beni etkilemez. Ben istediğim dili konuşur, çocuğuma istediğim ismi koyar, şirketimin adını istediğim şekilde yazarım. Buna devlet müdehale edemez. Bu kapı zilime arapça yazacağım birşeye apartman yöneticinin karışması kadar saçma bir durum olur. Kısacası, başbakanın söylediğine aynen katılıyorum. İnsanlar istediği dili konuşur ama resmi dil TÜRKÇE’dir.
Sonuç itibariyle mevcut hükumet, türk-kürt ayrımı yapmadan herkese hizmeti götürmeyi hedefleyen, insanlara hak ettikleri özgürlük ortamını oluşturmaya çalışan bir hükumet. Hatta DTK’nın böyle açıklamalar yapabiliyor olmasının sebebi de bu özgürlük ortamıdır. Burada türk ve kürt kardeş halklarına düşen görev ise; özgürlük ortamından faydalanarak provakasyon yapmak değil, gerekçeli isteklerini sıralayarak olumlu değişikliklere, dönüşümlere öncü olmaktır.
Türkiye Cumhuriyeti artık bölgesinde sözü geçen, güçlü, istikrarlı, iradeli bir ülkedir. Ne siyasetçiler küçük siyasi hesaplara başvurmalıdır ne de halkımız böyle insanların kirli oyunlarına gelmelidir.
Selam ve dua ile …










