fan sayfası
twitter
takip edenler
  •  
  • Archives for Ağustos 2011 (17)

Fatih’in vasiyet namesi

“Ben ki,İstanbul Fatih’i Abduaciz Fatih Sultan Mehmet,bizatihi akun terimle kazanmış olduğum akçelerimle satun aldığım İstanbul2un taşlık mevkiinde kain ve malum’ul hudut olan beş dükkanımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakfı sahih eylerim.Şöyle ki:Bu gay-i menkulatımdan elde olunacak nemalarla,İstanbul’un her sokağında ikişer kişi tayin eyledim.Bunlar ki,ellerindeki bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler,bu sokaklara tükürenlerin tükrükleri üzerine bu tozu dökeler ki,yevmiye (20)şer akça alsunlar.Ayrıca (10) cerrah,(10) tabibi ve (3) de yara sarıcı tayin ve nasb eyledim.Bunlar ki ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar,bilaistisna her kapuyu vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar.Var ise ve şifası orada mümkün ise,şifayab olalar.Değil ise kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Darülacezeye kaldırılarak orada salah buldurulalar.
Mazallah herhangi bir gıda maddesi buhranı da vaki olabilir.Böyle bir hal karşısında,bırakmış olduğum 100 silah,ehli erbaba verile,bunlar ki hayvanatı vahşilerin yumurtada ve ya yavruda olmadığı sıralarda Balkanlara çıkıp avlanalar ki,zinhar hastalarımızı gıdasız bırakmayalar.”

Görüldüğü gibi fethetmekle bitmiyor

Tanıdıklarım

Aşağıdaki yazı bana mail yoluyla ulaştı. Normalde çoklu mailleri okumam fakat bazı mailler gerçekten de cezbede biliyor. Soluksuz okuduğum yazının her kelimesine her harfine kesinlikle katılıyorum ve bu nedenle sizinle paylaşıyorum. Zevkle okumanız dileğiyle…

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *

Ben doğmadan babama “hastanede tanıdığımız bir hemşire var, ona giderseniz size özel oda ayarlar” demişler de babama bu tavsiyelere itibar etmemiş ve ben evde doğmuşum. Okula başlarken tanıdık bir öğretmen var, onun sınıfına yazdıralım demişler. Okula kayıt yaptırmaya giderken de tanıdık birilerinin selamıyla gitmezsen yüklü bir bağış istiyorlarmış. “Hacı Bey’in selamı var” derseniz bu bağış alınmıyormuş. Daha ilk mektebin ilk sınıfındayken hüviyyet cüzdanım olmadığı anlaşılmış da mahkeme yoluyla kimlik belgesi çıkartmaya gidecekmiş babam. Yine tanıdıklar tanıdıkları bir mübaşirin adını vermişler en azından mahkeme salonunda sıra beklemezsin diye. Hastane kapılarında sıra beklemek istemiyorsan tanıdığın bir sağlık memuru veya doktor olmalı dediler hep yıllarca.

Üniversiteye giderken tanıdıkların isimleri sıkıştırıldı elime. Göz kulak olsunlar sana diye… Üniversite bitmeye yakın iş bulma telaşesi de baş gösterince “illaki yüksek yerlerde tanıdıkların olması gerektiği” söylendi hep. Sınava gireceksin ama tanıdıkların olacak, sana kartvizit veren namlı kişiler birilerine gönderip referans olacaklar. Ben sınavda her soruyu cevaplarım, notlarım şöyle iyi demem kar etmedi. “Bu devirde arkan kuvvetli olacak” dediler. Ben buradaki arkayı hiçbir zaman anlamadım. Kendi becerim, kabiliyetlerim neden beni bir yere taşıyamasın ki? Eğer haklı isem haklı olduğumu ifade etmem yetmez miydi? Bir de araya referanslar koymaya, tanıdıklar bulmaya ne gerek vardı? Dayımın milletvekili olması, amcamın filanca yerde genel müdür olması, teyzemin feşmekancayı tanıyor olması neden benim için iş bitmek için temel neden olsundu?

Oysa ben sosyal çevre diyebileceğim tanıdıklarım olsun istiyordum. Komşumla tanıştığımda ve o bana kartvizitini uzatıp “Başbakanlıktayım.” dedikten sonra “Bir işin düşerse yardımcı olurum” demesine gerek yoktu. Onu ziyarete gittiğimde de “acaba bir işi mi düştü” diye düşünmesine gerek yoktu. Sırf bu yüzden bir genel müdürn kapısında yarım saat bekledim. “Sadece tanışmak” istediğimi söyledim. Sekreterin garip bakışları ve ısrarlı sorularına rağmen söyleyecek bir “iş” bulamadığım için görüşemedim. Oysa ortak bir tanıdığımız vardı ve sadece “filancanın tanıdığıyım” demem zatı muhterem genel müdürün beni kapıda karşılaması için yeterdi. Ama ben de ısrarla bunu söylemedim. “Sadece tanışmak istiyorum” dediğim için gerisin geri döndüm.

Oysa ben sevinçlerimizi paylaştığımız, üzüntülü günlerde birbirimize destek olduğumuz tanıdıklarım olsun istemiştim. Komşu olduğumuzda birbirimizin külüne muhtaç ama birbirimize karşı hiçbir beklentisi olmayan insanlar olmayı özlemiştim. İş arkadaşları olarak, meslektaşlar olarak sadece dostlukları geliştirmek için birbirimizi ziyaret etmeyi umuyordum. Hiçbir menfaat ve beklenti olmadan, ileride birbirimize ihtiyacımız olur demeden birbirimizi seveceğimiz tanıdıklarım olsun istiyorum. Hak benden yana ise evet tercih edileyim ama haklı olmadığım konularda beni kayırmayan, işe alırken hakedeni tercih eden, değerlendirirken hakedene hakkını veren tanıdıklarım olsun istiyorum. Ben elenmeyi hakediyorsam tanıdıklarım beni elesinler ve buna rağmen ben onların kapısını çalıp selam vereyim istiyorum. Birisi hiç sebep yokken “dost olmak istiyorum” diyebilsin ve ben bunda hiçbir art niyet düşüncesine kapılmayayım istiyorum.

Ama heyhat, herşey o kadar çıkarlar üzerine kurulmuş ki… Komşum bana “hafta sonu birlikte balığa gidelim” dediğinde acaba ne çıkacak bunun altından diye düşünüyorum. Bir iş arkadaşım eskisine nazaran bana yaklaşmaya başladığında “dur bakalım ne isteyecek” diyorum. Arkadaşlarımdan biri yıllar sonra beni aradığında “acaba ne işi düştü bana” diye düşünmek artık normal hale geldi.

Dostlarımızla, arkadaşlarımızla (TANIDIKLARIMIZLA) memleket meseleleri konuşalım, bilgilerimizi paylaşalım, sosyal organizasyonlarda birarada olalım istemiştim. Ama bunların bile çıkar ilişkileri üzerinde olduğunu gördükçe uzaklaştım. Bir makam işgal edip başarılı olduğu halde kimseyi kayırmadığı için çevresi tarafından “hiçbir işe yaramaz, pısırık” damgası yiyen bürokratlar tanıdım. Ama biliyordum ki bu ülke böyle insanlara ihtiyaç duyuyor. “Diğerleri” kavramını pek seven insanlarımız hemen cevabı yapıştırıyorlar: “Diğerleri kendi adamlarını kayırıyor, bizim adam çok korkak. Tek dürüst o mu kaldı?”

Hele şu zamanda örneğin Ankara’dan İstanbul’a eski bir arkadaşını görmeye gitmek, ama sırf dostluklar için görmeye gitmek hayal gibi. Çünkü herkesin çok işi var. Yoğun geçiyor zaman, kendimize ve dostlarımıza ayıracak zamanımız maalesef yok. Bir çıkarımız varsa bir taraftan bu çıkar ilişkisini yürütürken “birbirimizi sevdiğimizi”, “en iyi dostlar olduğumuzu” vurgulamadan edemiyoruz. Bakın bakalım etrafınıza sizin tanıdıklarınız hangi tür tanıdıklar.

F. Alpkiray

Gazze’de bir gece

Bu yazıyı okuduktan sonra ufak bir hayal dünyasına dalmanızı tavsiye ediyorum.

Kapatın gözlerinizi ve bir besmele çekerek gözlerinizi tekrar açın.

Gazzedesiniz.

Saat 01:30 suları…

Dışarıdasınız. Gök yüzü aydınlık fakat beyaz değil…
Sarı ve Kırmızı renklerin karışımında bir aydınlık var. Loş bir ortam hafif de dumanlı.

Bu romantik ortam uzaklardan gelen ambulans sesleriyle büyüsünü kaybediyor.

Sese doğru ilerliyorsunuz. Sessiz ve ıssız sokaklardan yürüyorsunuz. Sese yaklaştıkça ambulans seslerinin yerini çığlıklar ve kargaşa sesleri alıyor. Her adımda daha da artan kargaşa, içine düştüğünüz merakı daha da artırıyor. Kargaşa arttıkça adımlarınızın hızı da artıyor. Artık sesin geldiği sokağı da görebiliyorsunuz.

Ara sokaktan gördüğünüz kadarıyla insanlar sağ tarafa doğru koşarak gidiyorlar fakat hepsinin suratında bir şaşkınlık. Sokağa biraz daha yaklaşıyorsunuz.

Derken bir an da gökyüzü parlıyor. Kafanızı yukarı kaldırıp gökyüzündeki ışığa bakacağınız sırada ışığın arkasından güçlü bir ses…

BOMMMMM

…ve gökyüzünden üzerinize doğru düşen taş parçaları…
Olduğunuz yerden hemen kaçıyor taşlardan kurtulmaya çalışıyorsunuz. Bir kaç ufak taşın dışında size çarpan yok.

Fakat ortam toz duman.
Göz gözü görmüyor.
Sağınıza solunuza çarpan insanlar…
Çığlıklar…
ve yükselen bir ses

Allahuekber!

Dumanlar arasından artık sadece acı içinde haykıranların çığlıkları ve “Allahuekber” sesleri duyuluyor.

Allahuekber!!
Allahuekber!!
Allahuekber!!

10-15 dk içinde ortamdaki duman tamamen kayboluyor. Siz de olanları anlamaya çalışıyorsunuz. Herkes yıkılan binanın altında kalanlara yardım etmeye çalışıyor.

Ufak bir şaşkınlık ve sonrasında siz “ben de bir şeyler yapmalıyım” dürtüsüyle yıkıntılara doğru ilerliyorsunuz. Size çarpan insanların sayısı biraz daha artıyor.

Yanınızdan kanlar içinde bir kişiyi hızlıca geçiriyorlar. Eller üzerindeki kişiyi taşıyanlardan biri sesleniyor:

-Kolunu bulun!
Hemen kişinin kaldırıldığı yere bakıyorsunuz kanlar içinde yerde yatan bir kol!

Hızlıca kola sarılıyorsunuz. Kol hala sıcak ve kanın ılıklığını yüreğinizde hissedebiliyorsunuz. Götürülen adamın peşinden koşuyorsunuz elinizde sahibini bilmediğin bir kol. Kucağınızdaki et parçasını hastaneye götürme çabası içerisinde ambulansa doğru koşuyorsunuz.

Artık içinizde ne ürperti ne de korku var. İnanılmaz bir heyecan…
İçinizde; üstlendiğiniz görevi yerine getirip yaralının kolunu yetiştirmeye arzusu…

Ambulansın yanına vardığınızda kolun sahibini artık çok daha net görüyorsunuz…

Kanlar içinde yatan babanız. Elinizdeki kol ise sizi okşadığı ve kanatları altına aldığı kol.

Anlık bir şok ve sizden yükselen bir haykırış

BABA!!!!

ve arkasından gelen daha yüksek bir ses

Allahuekber!!
Allahuekber!!

Fakat bu sefer ki diğerlerinden biraz daha farklı…
Korku yok
Endişe yok
Şaşkınlık ve üzüntü…
Belki de babanızı şehit vermenin verdiği gurur…

Ses tekrarlanıyor

Allahuekber!!
Allahuekber!!

Kanlar içinde yatan babanızdan zar zor bir ses duyuluyor

Eşhedû en lâ ilâhe illallah…

Göz yaşlarınızı tutamıyorsunuz. Çığlıklar da kesildi. Kalabalıkta bağrışan insanların hiçbirinin sesini duymuyorsunuz. Tekrar babanızın sesi kulaklarınızda çınlıyor

Eşhedû en lâ ilâhe illallah…

Tam yere yıkılırken bir el siz tutuyor

ve gözlerinizi açıyorsunuz.

Yatağınızdasınız. Babanız karşınızda…

-Sahuru kaçırdık.

Flash Oyun -2-

CafCaf dergisinin yayınladığı bir başka oyun bu da gerçekten de çok eğlenceli

Aldığınız puanı yorum olarak yazarsanız kapışabiliriz :))

Flash Oyun -1-

CafCaf dergisinin yayınladığı oyunlar sanırım onlar yapmış ama çok eğlenceli sizlerle paylaşmak istedim :)

Aldığını puanı yorum olarak yazarsanız kapışabiliriz :))

İlginç bir puzzle

Bir kaç hafta önce google+ a giriş yaptım. Friendfeed gibiGüzel bir sosyal paylaşım sitesi olmuş fakat google ın olması pek hoşuma gitmiyor. Belki farklı bir isimle piyasaya çıksa daha iyi olurdu.

Neyse esas konumuza gelelim. Öyle takılırken karşıma bir puzzle çıktı. Şahsen puzzlelara karşı bir ilgim olduğu için siteye girdim baktım. İlginç bir puzzle örneği sizlere de duyurayım dedim.

Ben beğendim beğenen buyursun :)

puzzle

Karınca ve Lens


Çocukluğundan beri sarp kayalıklara tırmanma özlemiyle yanıp durmuştu. Aslında bu işten son derece korkuyordu, ama sonunda korkusunu yendi ve bir dağcı grubuna katıldı. Kendisi gibi genç kızlardan oluşan bu gruba gerekli eğitim verildikten sonra, dimdik bir kayanın zirvesine ulaşmak için tırmanmaya başladılar.
Genç kız, zorlu bir tırmanışın ardından bir çıkıntıda soluklanmak için durdu. O aradayken, yukarıdaki arkadaşının yanlışlıkla elinden kaçırdığı halat genç kızın yüzüne çarptı ve gözündeki lensi yere düşürdü.
Bir kaya oyuğunda, altında yüzlerce metre, üstünde yüzlerce metre, belki bulabilirim ümidiyle lensi aramaya koyuldu. İçini yavaş yavaş kaygı ve tedirginlik kaplamaya başlamıştı. Kendisini hep güvende hissettiği evinden yüzlerce kilometre uzaktaydı. En küçük ihtiyacında imdadına koşan anne-babası da yoktu yanında. Ve etrafındaki her şey artık bulanık görünüyordu. Üstelik lens satın alabileceği bir yer de yoktu yakınlarda. Bir taraftan bunları düşünerek, bir taraftan da gözlerine dolan yaşları silerek lensini aradı. Ama bulamadı.
İçinde birden bir ümit doğdu. Lens belki de hâlâ gözündeydi, gözbebeklerinin üstünden kayıp gözünün başka bir yerine gitmiş olabilirdi. Can havliyle zirveye doğru tırmanmaya başladı. Bulanık gördüğünden daha çok el yordamıyla yolunu bulmaya çalışıyordu. Tepeye vardığında bir arkadaşı gözüne baktı. Ne yazık ki lens orada da değildi. Kız, yanındakilerle birlikte yere oturdu ve diğerlerinin gelmesini bekledi.
Çaresizlik içinde önünde uzanan sıradağlara baktı. O sırada yanından bir kelebek kanatlarını çırparak geçti. İşte o zaman, Allah’ın en büyük şeyle kadar en küçük şeyleri de görebildiğini, yerlerde ve göklerde hiçbir şeyin Onun nazarından kaçamayacağını hatırladı.
İçinden “Rabbim” diye düşündü, “Sen bu dev gibi dağları görebildiğin gibi şu mini minnacık kelebeği de görebiliyorsun. Dağların üzerindeki her bir taş ve yapraktan da haberdarsın. Elbette ki benim lensimin nerede olduğunu da biliyor ve görüyorsun. Lütfen bana yardım et!”
Sonunda aşağıya inme vakti geldi. Tam son kayadan aşağı doğru iniyorlardı ki, aşağıda yeni bir dağcı grubunun yukarıya doğru tırmanmaya hazırlandığını gördüler. Gruptan bir kişi onlara doğru seslendi:
“Arkadaşlar, aranızdan lens kaybeden oldu mu?”
Bulunan lens onun lensiydi!
Hikayenin asıl ilginç tarafı, lensin nasıl bulunduğuydu. Onlara müjdeyi veren genç, bir karıncanın lensi bir kayanın üzerinde ağır ağır taşıdığını fark etmişti. Diğer bir deyişle, genç kızın duasını işiten Allah’ı, küçücük bir karıncaya lensi taşıma emri vermiş ve sonra da başka bir insana bu manzarayı göstererek lensin bulunmasını sağlamıştı.
Lensi kaybedip bulan genç kızın babası bir karikatüristti. Kızı kendisine bu hayret verici hikayeyi anlatınca, baba sırtında lens taşıyan bir karıncanın resmini çizdi. Resimde karınca şöyle diyordu:
“Rabbim, bu şeyi niye taşımamı istediğini bilmiyorum. Yiyebileceğim bir şey olmadığı gibi, çok da ağır. Ama madem bunu bana emrediyorsun, bu şeyi Senin için taşıyacağım.”

Tahrik Ediyorum

Serçe kadar yok musun be? !
Hadi uç uçabilirsen…
Akıl, izan, idrak sende
Kader seç, seçebilirsen…

Alev dondu, akıl yandı
Su uyudu, taş uyandı
Ecel kapına dayandı
Durma kaç, kaçabilirsen…

İşe el attı dayılar
Çamura battı sayılar
Köprüyü tuttu ayılar
Yürü geç, geçebilirsen…

Bırak kalsın çeşme, kuyu
Değiştir gel eski huyu
Havada var olan suyu
Buyur iç, içebilirsen…

Taksit taksit, adım adım
Nedir yani, anlamadım
Ev emanet, mezar kadim
Hemen göç, göçebilirsen…

Farkın var kuştan, sığırdan
Gayret et, alma ağırdan
Gitme köhnemiş çığırdan
Çığır aç, açabilirsen…

Abdurrahim Karakoç

Fetva

Türküler var başı belden aşağı
Çalmayan radyonun pili cennetlik.
Kâfir meyve inmez daldan aşağı
Yoksulun yaktığı çalı cennetlik.

Boşunadır dünyamıza geldiği
Aha yaşadığı, aha öldüğü…
Korkak müslümanın namaz kıldığı
Camiyi taşlayan deli cennetlik.

Kara günde çözülmesin kuşağın
Kara toprak olsun uyku döşeğin
Cihadda yük çeken uyuz eşeğin
Semeri cennetlik, çulu cennetlik.

Tez vururlar harpte önde gideni
Kaçanlar kurtarır canı, bedeni.
Şimdilik kördüğüm kalsın nedeni
Diri b… yedi, ölü cennetlik.

‘Bana ne’yi akıllılık sananın
Başı var da, beyni yoktur; İnanın!
Beş-on sene cehennemde yananın
Dumanı cennetlik, külü cennetlik.

‘Karışma boşver’i eylemiş sanat
‘Dava gereksiz’ der, ‘herşey menfaat’
Böyle bir babayı vurursa evlat,
Tüfeği cennetlik, eli cennetlik.

Sevabı, günahı ayırmış Rabb’im
Ölçüdür gözlerim, tartıdır aklım
Yalana riyaya, dayanmaz sabrım
Haksıza sövenin dili cennetlik.

Abdurrahim Karakoç

Tek parti döneminde İslama hakaret karikatürleri

Cumhuriyet dönemi, tek parti döneminde halkın inançlarıyla nasıl dalga geçildiğini gösteren çok acı deliller.

Birinde Sultan Vahidettin’i akrebe benzetirken, birinde müslümanı köpekten aşağı gösterme cür’etinde bulunmuşlar.
Birinde bu ülkeden müslümanları kovacağız derken müslümanlara yani halka pislik diyorlar diğerinde müslüman alimleri yılanlarla eş tutuyorlar

Birinde ise modern insanla müslüman insanı karşılaştırıp aşağılıyorlar bilin bakalım hangi gazetede yapılıyor bu?

Bu resimleri twitterda paylaşan politikimvar1 isimli bir arkadaş. Takip edebilir birinci elden ulaşabilirsiniz.

page 1 of 2»
Takvim
Ağustos 2011
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Tem   Eyl »
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  
Tüm Yazılar
Follow Me
BuzzDeliciousDropboxFacebookLinkedInMyspaceTwitterWindowsLiveYoutubeRSS