fan sayfası
twitter
takip edenler
  •  
  • Archives for Kasım 2011 (27)

Jhon Q

Böyle amerikan yapımlarını bulmak neredeyse imkansız derken şimdi aklıma gelen bir şeyi paylaşayım. Bizim bildiğimiz amerikan filmleri genelde amerikayı mükemmel gösteren, rüya ülke olarak gösteriyor. Sanıyorum bu filmin yapımcısı ve bunun gibi filmlerin yapımcıları amerikan hükumetinin desteği veya yönlendirmeleriyle değil de kendi kafalarına böyle filmleri çekiyorlar. Dur bi bakayım yapımcı firma ne?

Yok walla bulamadım. Neyse konuya gireyim.

Bizim rüya ülke olarak gördüğümüz, insan haklarının tavan yaptığı ülke olarak nitelendirdiğimiz amerikada Jhon kardeşimizin başına gelen talihsiz olayların diyecem ne alaka. Allah’ım cümleyi toparlayamıyorum.

Baştan alıyorum :)

Jhon bir işçi, emekçi, ekmeğini taştan çıkartan bir baba…
Karısı her kadın gibi her şeyden şikayetçi bir ev hanımı…
… ve bir çocuk, bir evlat, bir can, bir herşey

Derken bir gün çocuk kalp hastalığından sebep ani bir şekilde hastaneye kaldırılıyor. Kalp nakli olmaması durumunda çocuk ölecek fakata talihsizlik (heh yukarda bahsettiğim olay) bu ya jhon’un sağlık sigortası böyle büyük bir ameliyatı karşılamıyor. Aslında işi buna uygun fakat çalıştığı firmanın kar etmek amaçlı yaptığı bir iki ufak değişiklikle sigortasını yarı zamanlıya düşürmesi sonucu iş çıkmaza giriyor.

Bu süreden sonra hastenenin, hipokrat yeminini bir kenara koyup franklin yemini ettiğini anlıyoruz. Kapitalizmin insan hayatının nasıl önüne geçtiğini görüyoruz. Jhon oğlunu kurtarmak için para arayışına giriyor fakat meblaa o kadar büyük ki o da bir türlü olmuyor.

Karısının (işte burada kadına ve kadınlara sinir olmuştum. Boşuna laga luga yapmayın hepiniz aynısınız) arayıp, çocuğumuzu hastaneden çıkartıyorlar çabuk bir şeyler yap demesi, zaten psikolojik olarak çökmüş, ekonomik olarak duman olmuş bir adamı uçurumun kıyısına getiriyor. (orada destek olacağına ateşe körükle gidiyor kadın)

Jhon da eline silahı alıp hastaneyi basıyor ve hastaları rehin alıyor

Buradan sonrasını ben anlatmayayım ama film inanılmaz bir akıcılıkla gidiyor.

Filmi izlerken Jhon’u sevecek, destekleyecek ve onun için üzüleceksiniz.

İzlemeli misiniz?

Bi de soruyo musun?

Slumdog Millionaire

Bu film bu kadar ödülü nasıl aldı bilmiyorum ama ölmeden önce izlenmeli kategorisinde bir film değil. Aslına bakarsanız film kötü bir film de değil ama yani o kadar fevkalade filmler de varken yani bi türlü anlamlandıramıyorum bu filmin bu kadar hit olmasını…

Slumdog Millionaire’den bahsediyorum. Çok farklı bir konsepti var. Kendine özgün bir konu dizilişi var. Akıcılığı da gayet iyi, çekim de gayet iyi ama bilemiyorum sanki birşeyler eksik. Mesela hindistandaki yaşamı çok iyi konu edinmiş, müzikleriyle, kıyafetleriyle gerçekten de güzel çekilmiş ve bir o kadar iyi oyunculuk da var ama işte sanki bir şeyler eksik.

şey gibi, MESAJ!

Filmde bir çok mesaj olmakla birlikte, filmin tamamını kapsayan “way beah” dedirten bir mesajı yok.

Akıcı, eğlenceli, öğretici, ilgi çekici bir film. Fakat izledikten sonra siz de benim gibi düşüneceksiniz. Yani güzel bir film ama bir şeyi eksik. Belki siz benden daha iyi görürsünüz o eksiğin ne olduğunu

Tavsiye eder miyim?

Ne filmler izledik bunu mu tavsiye etmeyecem :))

Malcolm X

Americalı bir zenci düşünün. Ezilmişliğin ve kültürsüzlüğün çöplüğünde sıradan bir çöp olarak hayatını devam ettiren. Bulaştığı yasa dışı işlerden dolayı hapse atılıyor ve orada tanıştığı birinin sayesinde müslüman oluyor. Aslında tam anlamda müslüman da denemez de yine de hayatını sorguluyor ve belirli bir düzene sokuyor. O çöplük halinde çıkıyor. Kişisel gelişimi ve hitabeti sayesinde kendini müslüman yapan cemaat-tarikat artık neyse orada hızlı bir yükselişe geçiyor. Her yükselenin başına gelen nihayetinde onun da başına geliyor ve ayağını kaydırmaya çalışanlar çıkıyor. Bu sırada mensubu olduğu grubun liderinin aslında kendi inandığı gibi biri olmadığını ve islama aykırı işler yaptığını öğreniyor.

Doğruyu keşfetmek için islamın doğduğu topraklara yolculuk yapıyor ve geldiğinde artık yepyeni ve doğru bir müslüman olarak insanların karşısına çıkıyor. Eski mesnubu olduğu grupla sıkıntılar da yaşamaya başlıyor.

Malcolm X amerikalı siyahilerin özgürlük sembollerinden biridir. Bir komünist için lenin ne ise amerikalı bir siyahi için de Malcolm o dur.

Filmi izlerken Malcolm X’in hayatını merak edip okumak isteyeceksiniz ki tavsiye de ederim.

Filmi izlerken güzel mesajlar alacağınıza eminim. Bunun dışında filmin amerikan yapımı olması baş rol oyuncusunun amerikada sevilen biri olması ve islamı neredeyse gerçeğe yakın anlatması, müslümanlara terörist gibi bakan batıyı etkilediğini ve islamafobyayı bir nebze olsun yumuşattığını düşünüyorum.

Filmin içinde islami açıdan, inanç açısıdan bir çok mesaj vardı ama bana en fazla etki eden nokta kesinlikle şuydu.

Malcolm X siyahların çıkardığı en iyi liderdi fakat zenciler onu öldürdü.

Truman Show

Jim Carry’nin filmlerini genel olarak beğenmem. Mimikleriyle güldürmeye çalışan, kaliteli esprileri olmayan, anlık saçmalıklarıyla insanları güldüren fakat beni etkilemeyen biridir kendisi. Bununla birlikte bir çok filmini de izledim. Laf aramızda kendisini bu anlamda biraz da Kemal Sunal’a benzetirim.

Tüm bu söylediklerime karşın Jim Carry’nin çok güzel diye bahsedilen iki filminden biridir: Truman Show. Diğeri ise, Eternal Sunshine of the spotlessmind

Bu filmi ilk izlediğimde daha filmin ilk başlarındayken, “goodmorning, goodafternoon and goodnight” şakasıyla klasik bir jim carry filmi olduğunu düşünmüştüm. Fakat filmin ilerleyen dakikalarında aslında filmin mükemmel bir film olduğuna kanaat getirdim ve film bittiğinde ben de bittim.

Klasik film anlayışından uzak. Mükemmel özgünlükte bir senaryosu olan ve neredeyse tüm herkesi konu alan inanılmaz bir film.

Filmde kameranın yalancı yüzünü görmemiş bir tv programının başrol oyuncusu var: Truman. Doğumundan itibaren kendine oluşturulmuş bir ortamda binlerce gizli kamerayla hayatı gözler önüne serilen, tüm arkadaşları, eşi, dostu, ailesi gerçek olmayan fakat buna rağmen hiç bir şeyin farkında olmayan Truman kendi normal hayatını yaşıyor ve kameralar biri bizi gözetliyor tarzında onun hayatını TV ekranlarına taşıyor. Truman Show’un yapımcısı ise ilk kez televizyon bu kadar gerçek diyerek bir anlamda TV yapımcılarına çakıyor.

Filmi izledikten sonra kendi hayatınızı mutlaka sorgulayacağınıza eminim.

Filmden en ekilendiğim sahne ise yukarıda resmini verdiğim, Truman’ın ilk kez gerçeğe dokunduğu sahneydi. Kendimi onun yerine koydum ve iliklerime kadar gerçeği hissettim.

Filmi kesinlikle tavsiye ediyorum. Yapılabilirliğini düşünmeden yaa saçma demeden mutlaka izleyin.

Godfather III

Baba filminin sonuncusu. Yapım yılına baktığınızda aslında diğerlerinden koptuğunu hissediyorsunuz. Bildiğim kadarıyla Baba filmlerini yapan şirket batma noktasında geldiğinde son bir ümitle baba3 e yelteniyor ve bu filmi yapıyor.

Film diğer baba filmlerinde ki mükemmel bir oyunculukla yine gösterime giriyor. Hani diğer filmleri izlediyseniz bilirsiniz, Micheal’ın nasıl Godfather olduğunu ve Corleone ailesinin nasıl Don Corleone olduğunu…

Bu film ise Michealın en baştan beri yapmaya çalıştığı şeyi yapma çabası sırasında yaşadığı sıkıntıları konu alıyor.

Büyük bir aile olan Corleone family bütün parasını aklayacağı ve tamamen legal bir şirkete ortak olup kendini yeni dünya düzeninde temize çıkaracağı ve büyük karlar elde edeceği bir işe girerken diğer aile liderleri Corleone ailesini kaybetmek istememeleri ve kazançtan kar sağlamak istemeleri nedeniyle aileler arasında çıkan yeni bir gerginlik filmin temel temasını oluşturuyor.

Bu filmde godfather (micheal corleone) yaşlanıyor çocukları büyüyor ve ilk filmde öldürülen abisi Sonny’nin oğlu aileinin liderliğini devralıyor.

Filmi izlerken birdeki heyecan ve ikideki entrikaları bulamayacaksınız ama bir devrin bitişini ve büyük paralarla nasıl büyük işler yapıldığını göreceksiniz.

Baba serisi başlı başına izlenmesi gereken bir film olduğu için tereddütsüz tavsiye ediyorum.

The Godfather II

Baba filminin ikinsi birincinin devamı şeklinde. Aile’nin yeni babası aile ve gelecek hakkında bazı kararlar alıyor ve bu kararları yerine getirebilmek için çalışmalar yürüyor.

Küba’da devlet kurma çabası içindeyken, bir taraftan da normalleşen amerikanın mafyalarla yaşadığı hukuk mücadelesiyle uğraşıyor.

Filmin ikincisinde biraz da nasıl mafya olduğunu açıklıyor nasıl bir aile kurduklarını açıklıyor.

Yine filmde çok dikkat çekici mesajlar verilmiyor değil.

Bununla birlikte bu filmde de aklımda kalan 3 sahne.

Birincisi;
Don Vito Corleone’nin annesinin katili Don CiCcio i öldürme sahnesi. Bir bıçak öyle saplanır da böyle mi deşilir adam :)) Böylesini testerede bile görmedim :))

İkincisi;
Micheal’ın karısına tokat atma sahnesi. O sahneyi izlerken kas katı kesildiğimi hatırlıyorum. Kay’in Micheal’a söylediği her söz biraz daha katılaştırırken bedenimi Micheal’ın tokadıyla tüm enerjimi dışarı attığımı söyleyebilirim. Bir tokat sahnesini ancak bu kadar güzel olur

Üçüncüsü ise;
Micheal’ın Kay’le karşılaşması ve kapıyı suratına kapatması. Öyle bir sahne ki kate afedersiniz it gibi pişman ama micheal babaya yakışanı yapıyor. Fevkalade bir sahneydi.

Filmi izlerken bu sahneleri kaçırdıysanız tekrar izlemenizi tavsiye ederim.

Sonuç itibariyle BABA filmi zaten güzel film.

The Godfather I

Adını ilk “Mesajınız var” filminde duymuştum. Efsane diye geçen bir filmdi. İlk muhabbetini de konyada ev arkadaşlarımla yapmıştım. Çok sevdiğim Denizli’li dostum ilkerle seriyi izleyelim diye başladığımızda da uyuya kalmıştım :))

Film kötü bir film olduğu için değil ağır bir film olduğu için uyuya kalmış olmalıyım.

Bilmeyen yoktur: The Godfather

Film 1972 yılında çekilmiş bir film. Normalde böyle eski filmleri izlemem fakat bu bir efsane. Amerikadaki bir dönemin mafya ailelerini konu alan bir film. Kökleri italyanlara dayan bir mafya ailesi. Filmin başrolünde Al Pacino var. Zaten bir filmde Al Pacino varsa kesin izleyin derim ama bu filmi zaten izleyin. Hatta bu filmi izlemeden ölmeyin. O kadar ciddiyim.

Filmde Amerika’daki pis işleri yöneten ailelerin arasına Türk bir uyuşturucu satıcısının girmesiyle ipler geriliyor. Uyuşturucu satıcısının diğer mafya aileleriyle ortak işler yaparak bizim filmimize konu olan Corleone ailesini devirme çabası sonucu ailenin babası (godfather) vuruyorlar. Bu ana kadar aile işlerinden uzak durmaya çalışan küçük kardeş Micheal (Al Pacino) birden kendini ailenin başına sürükleyecek adımlar atmaya başlıyor.

Filmde iki sahne çok hoşuma gidiyor hatta her izlediğimde böyle içimden haykırmak geliyor.

Birincisi;

Micheal’ın polis memuru ve türkü öldürmeleri gerektiğini açıkladığı sahnede
“This is not personal Sonny, this is strickly business” dediği sahne. Tabiri caizse uyuyan devin uyandığı sahne.

İkincisi ise;

Filmin sonunda karısına “enough” diye bir bağırışı var. Yerimden fırlıyorum her izlediğimde :)) Bu kadar mı güzel canlandırılır.

Film başından sona derslerle dolu bir film. Bir mafya ailesinin nasıl yönetildiğini politikada, gizli odalarda nasıl çalışmalar yapıldığını vs vs bir çok şeyi öğreten bir film.

Dediğim gibi izlemeden ölmemeniz gereken bir film.

Vicdani Red ve Bedelli

Sitede yaşadığım sıkıntıdan dolayı uzun zamandır yazamıyordum. Hazır site düzelmişken üstelik gündem de bu kadar askerlikle yoğun bir şekilde meşgulken dedim “yeni yazı yazmalıyım” ve şu anda kendime söylediğim sizi telakki ediyorum.

Efendim gündem malum 2 konuyla çalkalanıp duruyor; Bedelli Askerlik ve Vicdani Red!

İkisi de askerlikle alakalı olduğu için önce askerlikten bahsedeyim.

Kimse kusura bakmasın. “Askerlik” Vatan görevi falan değil.

Dersim’i yapan da askerdi, doğuda önünden pkk geçerken ateş etmeyen de asker…

Böyle düşündüğümüz zaman siyaset, askerlikten çok daha önemli bir vatan görevi oluyor. Oy kullanmayan adamların siyasetle ilgilenmeyenlerin kalkıp da askerliğe “vatani görev” diye sahip çıkması ya ahmaklıklarını ya da art niyetlerini gösterir.

Gelelim “Vicdani Red” olayına;

Ben kendimden biliyorum. Savaş anında bile silah alıp düşmana ateş edebileceğimi sanmıyorum. Korkarım ölmesinden. Zannedilmesin ki ölmekten korkarım. Başkasını öldürmekten korkarım. Bana kalkıp “olur mu Peygamber efendimiz de savaşmış” demeyin. Bu benim kendi içimde yaşadığım vicdani bir sorun. Haa vicdani redçi olur muyum bilemiyorum en kötü gider birlikte patates soyarak vatani görevimi (!) yaparım. Patateslere bıçak doğrultur onları dilim dilim keserim. Dönüp arkama bakmam bile :) Fakat benim gibi askere gidemeyecek kadar karşı olanlar olabilir, doğaldır. Bu tür kişiler için vicdani red olmalıdır. Bakmayın Türkiye bu yasayı Avrupa Konseyi’nin baskısıyla çıkarıyor ama bence önemli bir hak ve şimdiye kadar verilmesi gerekiyordu.

Bir de bedelli olayı var.

Yukarıda anlattığım şeylerden aslında askerliğe karşı olduğumu anlamışsınızdır. Askere gitmemek için denenen her yolu makul kabul ediyorum.

Bir çok kişinin askere gitmemek için açıktan üniversite okuması,
İnsanların yurt dışında ikamet etmesi,
Çürük raporu almak için kendilerine zarar vermesi,

vesaire vesaire…

Fakat bunların içinde hiç bedelli olmadı. Bedelliyi kabul edemiyorum maalesef. Parası olanın askere gitmiyor olması bana biraz haksızlık gibi geliyor.

Yalnız buradan da bedelliye karşı olduğum çıkmasın. Bedelli artık bir nevi ekonomik kaynak olarak görülüyor. Yani askere gitmek istemeyenlere bir çözüm değil devlete geçici bir kaynak oluşturmak. İhtiyaç varsa buna karşı değilim. Fakat dediğim gibi askerliğin komple kaldırılması dururken bedelliymiş, vicdani redmiş böyle şeyleri konuşuyor olmamaz bu çok da doğru değil.

Sonuç olarak, olması gereken ordu tipi, vicdani retçilerden arınmış gariban ailelerin çocukları değil, mesleği askerlik olan kendini bu alanda geliştirmiş, yeni teknolojiye hakim, savaş şartlarını bilen, zemin şartlarını bilen, coğrafyaya hakim ve gerek saldırı gerek savunma anlamında strateji oluştrabilecek profesyonel bir ordudur. Öyle şimdi ki gibi milyonlarca kişiye de gerek yok. Olması gerektiği kadar olsa yeter.

Selam ve sevgilerimle…

Aşk Tesadüfleri Sever

Aşk tesadüfleri sever.

Hadi ordan! Böyle zorlama bir aşk filmi çekilemez. Ufacık bir zilli mahallenin ezik tipini ayartmaya çalışıyor. Hayatları boyunca sürekli karşılaşıyorlar hiç denk gelmiyorlar. Bi de üstüne üstlük kendi resmini hatırlamıyor kız. yok daha neler.

Çocuk da yıllarca peşinden koştuğu sevgilisini tanımıyor. Şans eseri denk geliyorlar.

Yazık bi de kız gidiyor çocukla gece yarılarına kadar içip dağıtıyor. Evinin yolunu bulamıyor edepsiz. :))

Sonra burak gül gibi çocuk. İşinde gücünde üstelik evlenme de teklif ediyor. Mantığa bak “ben başkasına aşığım”. Burak adam olsa orda iki tane azının üstüne çakar dişlerini eline verirdi. Ama işte nezaket sahibiymiş. Fakat nezaket sahibi olduğu kadar kişilik sahibi değilmiş hala kızın arkasından “nolur gitme bi şans daha ver” teraneleri yakıyor. Diyelim ki verdi napcan? O kızı o şekilde kabul mü edicen. Bırak burak yaa gül gibi adamsın sana kız mı yok?

Dahası filmde bir sürü yanlış önerme var.

1) Anne babaya rest çekilmez. İkisi de babasına rest çekiyor.
2) öle tanımadığın adamla kızla sabaha kadar içip de sabah da hiç bilmediğin bir evde uyanmak hiç de romantik bişey değil. Walla adamın böbreğini alırlar sabah kalktığında ambulansı arayacak halin kalmaz.
3) Bu lafım kızlar size: Böyle filmleri izleyip bizden romantik cümleler beklemeyin doğamıza aykırı. Bunlar erkek bile değil. Erkek olsa dünya güzeli seçilmez. Erkek adama “güzel” denir mi yaa. Biz sizden mantıklı davranmanızı beklemiyorsak siz de bizden duygusal davranmamızı beklemeyin.
4) Bana bakın kız kankaları çıkın gidin şu kızların hayatından. Durduk yere gül gibi çocuğu terk ettirdiniz.
5) Organ bağışı hiç iyi bir şey değil. Dinen uygun değil. Bunun önermesini yapmayın artık.

Daha bitmedi filmin saçmalığı,

Burak nam-ı değer Cengiz ATAY kızın tiyatrosuna geliyor. çocuğu yerde yatarken görünce hemen hastaneye götürüyor. çocuk dizlerinde yatarken kız arıo telefondaki durum daha bi içler acısı. Kız terk ettiği sevgilisinden yeni sevgilisini istiyor. yeni sevgilisi de eski sevgilisinin dizlerine yatıyor. Ne iğrenç bir ilişki anlayışınız var arkadaş.

Gelelim özgür sana. Oğlum sen nasıl adamsın lan. Önce gittin ufacık çocukken bi zillinin seni ayartmasına seyirci kaldın. Kız seni dudağında öptü “edepsiz seni” diye ağzının üstüne bi tane çakamadın. Kafana yumurta attı sineye çektin. Gittin babanın aldığı miss gibi fotoğraf makinesine gitar aldın. Bu da yetmez gibi rock yapcam diye saçlarını uzattın. Bi de çirkin oldun ki sorma. Sona baban ölünce dükkanı satmaya kalktın. Bi kız peşinden istanbuldan ankaraya geldin.

Daha bi sürü şey yazarım da bu kadarı da yeter sana… Utanmalısın. Filmin sonunda ölsen yeriydi.

Kızım sana hiç bir şey demiyorum. Her sektöre adam lazım.

Son olarak kızın kalbini çocuğa takmak hangi akıllı profesörün fikriyse eminim YTÜ mezunudur. Bu kadar saçma bir mantık olabilir mi? Sonra çocuk ortalıklarda poliyana gibi gezecek.

Şaka bir yana, film konusu itibariyle fazla abartılmış, çekim kalitesi düşük, yönetmenlik kötü, oyuncu seçimleri kötü ama yerine göre heyecana sokan bir film. Bir daha izler miyim hiç sanmıyorum. Pişman mıyım çok da değilim

Corpse Bridge

Bu film türkçeye neden ölü gelin diye çevrildi bilmiyorum ama müzikalle animasyonun birleşmi güzel bir film. Filmi çocuklarla izlemeyin belki kötü etkiler bırakabilir ama öyle kan şiddet falan yok. Sadece iskeletler zombiler çıkan gözler kolsuzlar bacaksızlar vs var.

Böyle yazınca çok kötü gibi duruyor ama güzel bir film.

hele ki müzikal tarzı şeyleri sevenlerdenseniz mutlaka izleyin.

Ayrıca normalde animasyonların türkçe dublajlısını tavsiye ederim ama bu filmin dublajlısını tavsiye etmiyorum. Orjinal dilinde dinleyin şarkıları :)

page 1 of 3»
Takvim
Kasım 2011
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Eki   Ara »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  
Tüm Yazılar
Follow Me
BuzzDeliciousDropboxFacebookLinkedInMyspaceTwitterWindowsLiveYoutubeRSS