Hacı Bekir ALTUNTEL
Yoğun Gündem Üzerine…
Türkiye’nin gündeminin en yoğun olduğu dönemlerden birini atlatırken gündemi hayırlı bir iş için takip edememiş olmanın sevincini ve hüznünü bir arada yaşadım diyebilirim.
Bir hafta Fransa’yla yatıp ermenilerle kalktık, bir hafta vekillerle yatıp maaşlarıyla kalktık. Şimdi de gündemde 35 köylünün heronlarla tespit edilip F-16′larla bombalanması var. Muhtemelen bu da bir hafta bizi yatırıp kaldırabilir.
Sırasıyla gidecek olarsak;
Fransa’nın 577 vekillik parlamentosunda sadece 38 vekilin oyuyla bir yasanın geçmesi -ki bu yasa da akıllara ziyan bir yasa- aslında olayın nasıl gayri ciddi, nasıl saçma olduğunu gözler önüne sermeye yetiyor. Avrupada reform hareketlerini başlatan, milliyetçilik akımının merkezi, demokrasi ve özgürlüklerin doğum yeri fransa kalkıp insanlara “Ermeni soykırımı yoktur derseniz sizi yargılarız” diyor. Biz Türkiye’de bile böyle uygulamaları fi tarihinden kalmış bulurken Fransa’nın 2011 yılında böyle bir yasayı kabul etmesi özgürlük ve demokrasiyi biz icat ettik biz yok ederiz çabası olabilir.
Fransa’nın kendisiyle hiç alakası olmayan bir olayı bu kadar sahiplenmesinin altında fransada yaşan ermeni oyları olsa da fransanın böyle bir iddiada bulunması ne kadar yanlışsa, sadece fransa böyle bir iddiada bulunda diye bizim facebookta twitterda onların önüne cezayiri getirmemiz de o kadar yanlış.
Birinci yanlış: Size şişman diyen birine senin de boyun kısa demek.
İkinci yanlış: Madem böyle bir soykırım var -ki var- bunu gündeme getirmek için birilerinin bize taş atmasını beklemek
üçüncü yanlış: Cezayirdeki insanlar bizim din kardeşimiz. Nasıl olur da böyle bir duruma bu zamana kadar sessiz kalırız.
Sonuç itibariyle fransanın bir kaç ermeni oyu için kalkıp saçma bir yasa çıkarması ve bizim de onlara senin de boyun kısa dememiz gündeme kalabalık oluşturmaktan başka bir şeye yaramıyor. Bu işin şekli bellidir: Türk-Ermeni ve tarafsız bir tarihçilerin devlet arşivlerini açmaları ve 1915′te yaşananları gün yüzüne çıkarmalarıdır. Suçluysak suçumuzu suçsuzsak da beraatimizi ispat etmeliyiz artık.
İkinci bir konu vekil maaşları;
Efendim vekil maaşları Türkiye’de ben kendimi bildim bileli konu olur. Ne zaman zam yapsalar birileri çıkar yok efendim emekli maaşı şu kadar asgari ücret şu kadar bilmem ne.
Yaa bırakın bunları. Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten 550 kişiden bahsediyoruz.
550 kişi!
Bu adamlar 70 milyonu yönetiyor, binlerce kişinin oyu ile oraya geliyor. Kalkıpda asgari ücretle çalışan bir ofis elemanıyla maaşını nasıl kıyaslayabiliyorsunuz?
Biraz mantıklı olmakta fayda var. Bu adamların önünde ne paralar geçiyor biliyor musunuz? Eğer bu adamların gözünü doyurmazsak kalkıp da yarın yanlış işlere imza attıklarında ne söz söyleyeme hakkımız olmaz.
Daha bitmedi. Siyasetle uğraştığımız için biliyorum. Bir vekil kendi seçim bölgesine gittiğinde seçmenlerinden en az 10 kişi vekilden maddi destek bekliyor. Bırak onu adamların yanına gitsek 50-100 kişi gidiyoruz sadece çay ikram etseler o paralar tükeniyor.
Fatih Terim teknik direktörlük yaparken aldığı para vekilin maaşının 2000 katından fazlaydı. Siz Fatih Terimi görüp “açım” diyen birini duydunuz mu? Fatih Terimle kıyaslamıyorsunuz da asgari ücretle niye kıyaslıyorsunuz.
Tabii bununla birlikte başka bir nokta daha var. Sağ olsun AK Parti Üsküdar İlçe Başkan Yardımcımız Abdullah ERCAN’ın değindiği önemli bir konu: Çalışanın kendi maaşını belirlemesi
İşte tartışılabilecek esas konu bu olmalı. Misal veriyorum vekiller kendi maaşlarını 50bin TL ye çıkartıp cumhurbaşkanının maaşını da 200bin TL ye çıkaran bir yasa çıkarsa Cumhurbaşkanı da onaylasa adamlar o maaşı alacak. Çalışanın kendi maaşını belirlemesi başlı başına bir yanlış. Bunun için bir çözüm önerisi getirilebilir. Biz gençlik kolları olarak bunun üzerinde ufak bir beyin fırtınasıyla inşallah kendi çözüm önerimizi yakın zamanda duyuracağız.
Fakat belirttiğim gibi esas konu aldıkları maaşlar değil. Tartışılacak bir konu varsa o da kendi maaşlarını kendilerinin belirlemesi.
DipNot: Eklemeden geçemeyeceğim. Bu yasanın kameralar kapalıyken geçmesi YANLIŞ CHP’nin de yasaya önce destek verip sonra böyle şey mi yapılır demesi ÇİRKİN
Gündemin son konusu 35 sivilin TSK’ca bombalanarak öldürülmesi;
Bu konu hakkında aslında çok fazla yorum yapmak istemiyorum. Neresinden tutsan elinde kalacak iki ucu pis bir değnek bu konu.
TSK daha önce teröristleri çoban zannetmiş(!) bırakmıştı, çobanları terörist zannedip(!) vurmuştu. Şimdi de buna benzer bir durum söz konusu. TSK ne yapsın. Sınırdan 40 kadar kişi yanlarında katır yükü paketlerle geçiyor.
TSK vursa köylü vurmasa terörist!
Bir de bizim içimizdeki liboşların (bu kelimeden hoşlanmıyorum ama bu durum için kullanacağım) sırf destek olmak için ortalığı ayağa kaldırmaları var. Arkadaş bu adamlar sivillerin yaşadığı yerde gezmiyorlar. PKK’nın cirit attığı yerde dolaşıyorlar. Diyelim ki siviller o saatte orada ne geziyorlar? Kaçakçılık. İyi de hepimiz çok iyi biliyoruz ki PKK’nın en önemli geçim kaynaklarından birisi kaçakçılık.
Hadi onu geçtim. Bu kişilerin ölümünden sonra BDP’nin 3 gün yas ilan etmesi, PKK’nın bu kişileri sahiplendiğinin en açık göstergesi. Hadi bunu da iyimserim aptalım diyerek geçeyim. Bu kişilerin tabutlarının üzerine sarı kırmızı yeşil bezlerin örtülmesine ne diyeceksiniz?
Tamam demiyorum ki TC bayrağı örtün ama bizim usulümüzde Cenazenin üzerine bayrak değil dua örtülür. Bayrak örteceksen de neden PKK’nın bayrağım dediği renkleri örtüyorsunuz?
35 kişi iyi ki öldüyü savunmuyorum ama kalkıp da gavura iyi görüneceğim diye müslümanı küstürmenin de anlamı yok. Olaylar biraz daha gün yüzüne çıksın bu olayın arkasından kim bilir neler çıkacak.
Twitter’da güzel bir yazı vardı bunla alakalı bence yapılması gereken buydu fakat yapılmadı maalesef. “Madem heronlarla yerlerini tespit ettiniz. Oradaki ekiplere neden haber verip canlı yakalamadınız da bombaladınız” diyordu. Olmadlıydı fakat yine olmadı.
Uzun bir gündem maratonunu uzun bir yazıyla noktalandırdım.
Selam ve dua ile…
DUA’nın kudreti
Sene 2000 ilk okulu bitirdim. Kendime lise arıyorum. O zamanlar da hedefleri olan bir çocuğum. En büyük hedefim ise üniversite okumak. O sebepten öyle bir lise seçmeliyim ki beni doğrudan üniversiteye soksun. Tabii Anadolu Liselerine Giriş Sınavı denilen bir sınava da girmişim fakat aldığım puan o kadar iç açıcı da değil. Neticede dersaneye falan da gitmemiştim.
Okul araştırıyoruz. Anadolu liseleri olmayınca özel fen liselerini gezmeye başladık. İlk gittiğimiz okul Özel Fazilet fen lisesi oldu. Cumhuriyet lisesinin hemen arkasında. Oradaki durumu tam hatırlayamıyorum. Fen lisesine alamıyorlardı süper liseye mi alalım dediler yoksa diploma notum 4′ün altında olduğu için süpere alamıyorlardı fen lisesine mi yazdıralım dediler. Yahut hiç biri değil maddi olarak anlaşamadılar da mı geri döndük bilmiyorum, fakat “biz bir düşünelim” niyetiyle oradan çıktığımızı ve aslında oraya kayıt olacağımı biliyorum.
Tabii araştırmaya devam ediyoruz ve bir perşembe günü Saat 17:00 sularında kendimi Sabancı lisesinde buluyorum. Oraya yazılacağız. Okul özel okul gibi, denize sıfır, kolej gibi bir okul. Fakat kapıdaki görevli diyor ki, “Yöneticiler çıktı yarın gelin”. Niyet belli, karar belli oradan uzaklaşıyoruz. Ertesi gün gidip Sabancı Lisesi mensubu olacağım. Ertesi gün Cuma!
Nereden hatırladığımı bilmiyorum. Yüksek ihtimalle abimin o dönemlerde evlenmek istediği bir hatun kişi var ve iş çıkmazda. Babamın abime dua et dediğini hatırlıyorum.
ve bir andan bahsediyor.
Cuma hutbesinde hoca hutbenin türkçe kısmını bitirdikten sonra arapçaya geçiyor ve bir an içinden “salli barik”i okuyor ya heh işte o an. Diyor ki abime “Allah o an duaları geri çevirmez. Dua et!”
Tekrar ediyorum aklımda nereden kaldı bilmiyorum fakat o cuma üsküdarda Mihrimah Sultan Camii’nde imam hutbeyi bitirip “Salli-Barik”e oturduğunda dudaklarımdan kendimin de duyamacağı fakat esas duyması gerekenin çok iyi duya bileceği bir kaç kelime döküldü;
-Allâh’ım benim için en hayırlı okul hangisiyse o olsun.
İçinde hiç bir süslü kelime olmayan bu dua… Belki söylediğinde insanı hiç etkilemeyecek bu basit cümle…
Cuma’dan çıktım. Babamın yanındayım. Nereye doğru yürüdüğümüzü bilmiyorum ama laf olsun torba dolsun diye, aslında belki de “tamam işte Sabancı Lisesine yazdıracağız” dediğini bir kez daha duymak için sordum;
-Eee baba, nereye kaydolacaz şimdi?
+Seni İmam Hatib’e yazdıracağım.
Daha önce evde bu konu geçmişti ve aslında bu konuyu çözmüştük de… Ben üniversiteye gitmek istiyorum İHL’de 30 puanımı kırıyorlar ve ben kesinlikle İHL’ye gitmek istemiyorum. Babamın bu cümlesinden sonra hemen “yaa” diye bir cümleye başladım mı bilmiyorum ama ağzımdan “yaa” kesinlikle çıkmıştır. Fakat tam o sırada cuma saati ettiğim dua geldi aklıma…
O kelimelerin ağzımdan dökülmesine sebep olan kudret, o an aklıma da getirmişti.
Ettiğim duayı hatırladıktan sonra koşulsuz bir kelime çıktı ağzımdan
-Peki
İşte ben bu şekilde İmam Hatib’e kaydoldum. Yıllar sonra benim Türkiye 2.si olarak Yıldız Teknik gibi bir üniversitede Bilgisayar Mühendisliği gibi bir bölümde okumama sebep olan kesinlikle bu dua olduğuna inanıyorum. Düz liseye gitseydim üniversitede okuyabileceğime bile inanmıyorum şuan. Kimliğimin, Bilgisayar mühendisi değil de İmam Hatipli olarak anılması, kişiliğimin orada oturması ve bunun gibi bir çok sebebi aslında şuan üniversitenin önüne koyuyor, üniversite okuyamasam da bir şey olmazdı diyorum.
Ettiğim duaya gelen cevaba koşulsuz boyun eğişimin mükafatını kesinlikle gördüğüme inanıyorum.
Mükafatını yıllar sonra anlamış olsam da Dua’nın kudretini hissetmenin verdiği heyecan ve ilahi kudretin bu denli hissedilir etkisini görmenin verdiği korku tarif bile edilemez.
İşte bugün bir başkasının duasını öğrendim iliklerime kadar titredim. Bu yazıyı yazmamdaki sebepse ne sizlere kendi anımı anlatmak ne de vakit geçirmeniz için bloguma bir zımbırtı koymak.
Ettiğiniz duaya dikkat edin ve istedikten sonra kendinizi duanızın arkasından akıp giden azgın dalgalı nehre bırakın.
Ya duanız kabul olur o nehir size çocuk havuzu olur, ya da ettiğiniz duanın lekesiz, tertemiz inancıyla Allah’ın huzuruna çıkarsınız.
Her iki türlü de siz kazanırsınız.
Son söz;
“Allâh’ım emanetine, SANA layık baka bilme kudreti ver”
Geleceğe adım atmak
Bisiklet kullanmayı bilenler anlar şuan anlatacaklarımı…
Hani bisiklete binersin arkadaki düşmeyi engelleyen iki tekerlek çıkartılır da düşe kalka bisiklete binmeyi öğrenirsin ya… işte o zamanlar şöyle bir duygu geçer insanın içinden
Binersin bisiklete devrildiğin tarafın tersine doğru direksiyonu çevirirsin refleks olarak. Maksadın düşmemektir fakat bu hamle seni düşürür. Daha sonra öğrenirsin tam tersi yapman gerektiğini…
Tam düşeceğin sırada direksiyonu içinde bilginin verdiği umut ve düşmenin verdiği korkuyla tabii bir de mantığının almamasıyla düşeceğin tarafa çevirirsin. Bir anda devrilen bisiklet doğrulur fakat bu sefer diğer tarafa doğru düşeceğini hissedersin de başlarsın ya zikzak çizmeye… daha sonra bu şekilde devrilmeden gitmeyi öğrenirsin ve bir daha unutmazsın…
İşte şuan ilk evredeyim, devrildiğim tarafa direksiyonumu çevirmeye karar vermiş durumdayım korkuyorum ya düşersem diye, korkma deseler de bir şey ifade etmiyor. Mantığımı zorlasa da çeviriyorum direksiyonumu…
Şimdi tek umudum önümde oluşacak zikzaklı süreçte devrilmeden ayakta kalabilmek. Düşsem de denemeye devam edebilecek kadar zarar görmemek istiyorum.
ve sonunda ellerimi bırakmak ve rüzgarı yanaklarımda hissederek titanik duruşuyla bisiklet kullanmak istiyorum.
İnanıyorum.
Başaracağım.










