fan sayfası
twitter
takip edenler
  •  
  • Archives for Hacı Bekir ALTUNTEL (168)

Özel Yetkili Savılar ve MİT’in arka planı

AK Parti’nin bu ülkeye katkılarını saymakla bitiremeyiz. Böyle bir cümleyle başladığıma göre AK Parti’yi övüp diğer partilerini yereceğimi düşünmeyin. Türkiye’nin önemli bir sorununa değineceğim.

AK Parti’nin bu ülkeye katkılarını saymakla bitiremeyiz. Belki de en önemli katkısı kutuplaşmaları gün yüzüne çıkartıp halkın gözünü açmak ve kutupşmaların sonunu getirmeye çalışmak.

Düşünsenize bu ülkede her dönemde oncu buncu diye bir ayrılma oldu. Dinci-Laik, Alevi-Sünni, Sağcı-Solcu, Kürt-Türk, Atatürkçü-Atatürk düşmanı, Cemaatçi-Cemaat düşmanı …

Kimileri Atatürk’ü giydirerek kimlik kazandı, kimileri Atatürk’e giydirerek. Kimileri cemaati giydirerek prim yaptı kimleri cemaate giydirerek…

Sürekli bir kutuplaşma ortamı yaşandı. Belki de bu kutuplaşmanın en aşikar gün yüzüne çıktığı ortam referandumlar oldu. Cemaatçiler bir tarafa, Atatürkçüler başka bir tarafa…

Yıllarca sağcı, solcu, muhafazakar, merkez sağ, merkez sol diye birbirine sövmüş kişilerin çocukları sağcılık solculuk bilmeden hizmete oy vermeyi tercih etti. Belki de 12 Haziran seçimlerinde AK Parti’nin bu denli yüksek oy almasının en büyük sebebi de bu kutuplaşmayı ortadan kaldırmış olmasıydı.

Yıllarca Atatürkçü, Laik, Solcu, Milliyetçi düşüncenin hegemonyasında kalmış bürokrasi, AK Parti ile birlikte yavaş yavaş el değiştirmeye başladı. Ergenokonun üzerine gidilebilmesinin temelinde de belki yine bu tekelin ortadan kaldırılması yatıyor. Belli bir görüşün elinde olan yargı kendi adamlarını yargılamıyordu. Özel yetkili mahkemeler ile yargı belli bir görüşün tek elinden kurtarıldı.

Peki ne oldu?

O özel yetkili mahkemeler, savcılar da maalesef kalifiye adam kıtlığından başka bir görüşün kucağına oturtuldu. Onlar birbirini yiye dursun Hükumet de çalışmalarını sürdürdü. Derken bu yeni kurulan özel yetkili mahkemelerdeki özel yetkili savcılar ergenekoncuları zayıflattıktan sonra kendilerini güçlendirme yoluna giderek işi taa ki Başbakanın yetkilerine kadar uzattılar.

Kutuplardan birini zayıflatırken yerine başka bir kutbun gelmesine karşı duran hükumet bu sefer kendi desteklediği kutupla karşı karşıya geldi.

Türkiye zor bir dönemden geçiyor. Örgütün birini kaldırıp yerine başka bir cemaati getirmek sorunun devam etmesi anlamına geliyor. Burada yapılması gereken Hükumetin kendi yarattığı canavarı kontrol altına alması ve belki de yılan daha küçükken başının ezilmesi.

MİT müsteşarı sadece başbakana karşı sorumludur. Kimse sorgulayamaz. Hiç bir kurum, örgüt, cemaat bu işi kalkışabilecek kadar güçlü olmamalı. Bürokrasi hiç bir görüşün hegemonyasına geçmemeli, geçirilmemeli.

Çok eşlilik dinimizde tavsiye edilmiş midir?

Geçen ay erkeklerin birden fazla eş alma konusu gündemdeydi. Herkes bir şeyler söyledi. Okuyucularımdan sorular geldi. Yazmak için ortalığın biraz durulmasını bekledim. Önce konu ile ilgili âyeti hatırlayalım.

Nisâ sûresi 3. âyet-i kerîme:

“Eğer yetim kızların haklarını tam gözetemeyeceğinizden korkarsanız, sizin için helal olan kadınlardan ikişer üçer dörder nikah edin. Eğer yine adaleti gözetemeyeceğinizden korkarsanız o zaman bir tane ile ya da sahip olduğunuz (cariye) ile yetinin. Bu sizin adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.”

Bu âyet-i kerîmenin erkekler ilk yarısını, kadınlar ikinci yarısı görürler, genellikle. Şöyle bir bütününe bakalım. Âyetin başlangıcında Rabbimiz ikinci, üçüncü, dördüncü eşe kadar izin vermiş. Buna kimsenin itirazı olamaz. Âyetin devamında “Adaleti gözetemeyeceğinizden korkarsınız bir eş ile yetinin.” buyruluyor. İki eş alıp adalete dikkat etmek çok kolay bir şey olmasa gerek ki Rabbimiz âyetin devamında uyarıyor. “Tek eş adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.”

Erkeklerin birden fazla eş almalarına izin verilmiş; fakat Rabbimiz tek eş almayı tavsiye ediyor. Âyet-i kerîmedeki birden fazla evlenme emir değil, ruhsattır. Allah (c.c) çok eşliliği teşvik etmemiş sadece izin vermiş, dikkat edilmesi ve iyi düşünülmesi için uyarmış.

Adalet konusu çok önemlidir. Çünkü kul hakkı konusunda hesap vermek çok zordur. Kişi affetmedikçe Allah (c.c) affetmiyor. Adalet konusunda Nisâ sûresi 129. âyet-i kerîmede açıklama getiriliyor:

“Ne kadar arzu etseniz kadınlar arasında (sevgi bakımından tam) adalet sağlayamazsınız. O halde (birine) tamamen yönelip diğerini muallakta gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve (gücünüz dahilinde haksızlıktan) sakınırsanız şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.”

Sevgi konusunda adalet sağlamanın mümkün olmadığı bildiriliyor. Fakat eşlerin yanında sıra ile kalma, harcamalar gibi diğer konularda eşit olmak gerekiyor.

Peygamber efendimiz de adalet konusunda erkekleri ikaz etmiş. “İki zevcesi olup da birine meyledip diğerini ihmal eden kimse, kıyamet gününde, bir yanı felçli olarak gelir.” (Ebu Davud, Tirmizi, Nesei, İbni Mace, Ahmed)

Hz Ali’nin ikinci eş almak istemesi üzerine, Hz Fâtıma peygamberimize durumu anlatmış, peygamberimiz Hz Ali’nin evlenmesine izin vermemiş. Kadın ya da velisi nikahta böyle bir şart koyabilir. Nikahta şart koşulmamışsa bile, âlimler, kadının kuma ile bir arada durmaya zorlanamayacağını ve ayrılmak isterse ayrılabileceğini bildiriyor.

Sevgili peygamberimiz ilk evliliğini Hz Hatice ile yapmış ve Hz Hatice vefat edene kadar yirmi beş yıl boyunca ne başka bir eşi ne de cariyesi olmuş. Üstelik o zaman Arap toplumunda çok eşlilik yaygınmış. Kırk eşi olanlar bile varmış. Peygamberimiz Hz Hatice’nin vefatından sonra çeşitli hikmetlere binaen birçok eş alıyor. Fakat eşlerinin kıskançlıklarından neler çektiğini de biliyoruz. Hepsine çok sabırlı, adaletli ve merhametli davranıyor.

Fakat kıskançlıkları önleyemiyor. Eşlerinin hepsi de çok mübarek, muhterem hanımlar fakat iş kıskançlığa gelince nefislerine yeniliyorlar. En nihayetinde kıskançlıktan dolayı çıkan bir olay üzerine peygamberimiz artık dayanamayarak hepsini birden bırakıyor. Bir ay boyunca hiçbirinin yanına gitmiyor. “Peygamberimiz eşlerini boşadı.” diye konuşuluyor Medine’ de. Kadınların hatalarını anlamaları üzerine Peygamberimiz onları boşamıyor.

Çok eşlilik peygamberimizi bile zorlayan bir konu olmuş. Bu konuyu erkekler için bir keyif ve eğlenceymiş gibi görenlere cidden şaşıyorum. Kadınlar için zor; ama erkekler için daha da zor bence. İki kadın arasında adaleti sağlamak, iki kadının ihtiyaçlarını gidermek, iki kadını idare etmek. Ben erkek olsam üstüne para verseler ikinci bir eş istemezdim herhalde diye düşünüyorum.

Bir de bu konuda toplumun kültürel yapısı, örf ve âdetleri çok önemli. Türk toplumunda çok eşlilik kabul edilen bir şey değil. Arap toplumunda çok daha rahat kabul ediliyor. Kadınların kocalarına eş bakmaya gittiği, düğün organizasyonunun bile ilk eş tarafından yapıldığı anlatılıyor.

Geçen yıllarda bir tanıdığımın anlattığı olay beni şaşırtmıştı. Eşi vefat etmiş bir beyi, arkadaşı Arap bir kadınla evlendirmek için aracılık yapıyor. Kadın; doktor, otuz yaşlarında ve güzel. Evlenecek olan erkek aracı olan arkadaşına soruyor. “Sor bakalım ilerde üzerine daha genç bir eş almamı kabul eder mi?” diyor. Böyle bir soruyu bir Türk kadına sorsanız ne der? Cevabı size bırakıyorum. Arap doktor “Bir istihareye (rüya) yatayım.” diyor. Güzel bir rüya görüyor, haber gönderiyor.”İstiharem güzel çıktı, ikinci eş almasına izin veririm, benim için bir mahsuru yok.” diyor.

Görüştüğüm Özbekistanlı hanımlar var. Onlarda çok evliliğin normal karşılandığını söyledi. Eşi Türk olan Özbek bir hanım:” Biz evlendik, Özbekistan’da yaşamaya başladık. En yakın arkadaşım da evlenmeyi çok istiyordu. Eşime arkadaşımı ikinci eş olarak almasını söyledim ama kabul etmedi.” demişti. Profesör olan yakın bir arkadaşının da yakınlarda ikinci eş olarak evlendiğini anlatmıştı.

Araçlarda araziye uygunluk vardır. Tabanı yere yakın olan araçlar ancak asfalt yolda güzel gider. Araziye vurursanız, taşlı, engebeli yollarda gitmeye çalışırsanız, aracın kendisi de zarar görür, sizi de yolda bırakır. Tabanı yerden yüksek, cip gibi araçlarla dağ bayır tırmanmanız daha kolaydır. Fakat o araçların da sorun çıkarmayacağı konusunda bir garanti yoktur.

Türk kadınları ikinci, üçüncü, dördüncü eş konularında her araziye uygun olmayan araçlar sınıfına girer. Bu konuda ilk eş de ikinci olmayı kabul eden eş de sorun çıkarır. İlk eş kocasının hayatını burnundan getirir. İkinci eş ise daha geldiği ilk günden itibaren “Nasıl olur da ilk kadının ayağını kaydırır, tek eş ben olurum?” hayalleri kurmaya başlar. Hani kabul edip gelmiştin? diyemezsiniz, yüzlerce sorun sayar.

İlk kadının da işi zordur. Yetersiz kadın konumunda kalmıştır. Kendini diğer kadınla kıyaslar. “Benden daha mı güzel? Sarışın kadınları beğendiğini söylüyordu niye gidip esmerle evlendi? Bunca yıl boşuna mı saçımı sarıya boyattım.” Sürekli kafasında senaryolar yazar: “Bana tatlım dedi, ona da diyor mudur? Ona da böyle dokunuyor mudur? Fasulye yemeği sevmezdi ama o kadın yapınca yiyor mu acaba?”

Sevdiğini paylaşmak kolay bir şey değil tabi. Sevmediğini paylaşmakta zordur gerçi.

Bizim toplumumuz “El ne der?” diye yaşayan bir toplumdur. Zaten bu konuda da elin sözü hiç bitmez. Sürekli çok eşli adamı ve ailesini gözetlerler. “Erkek hangisine çok ilgi gösteriyor? Hangisinin evi daha güzel döşenmiş?” vb…

Yakından tanıdığım ikinci eş olan hanımlar var. Çok dertliler. Bu arada ilk eşler genellikle depresyonda. Kocalar da perişan. Vardır belki ama ben çok eşli olup da mutlu olan bir aile hiç görmedim. Kıskançlık yüzünden rekabet olup kadınların kocaya iyi davranması gerekirken çoğu zaman ikisi birden kötü davranabiliyor. Benim gördüklerimin ve bana yazanların evliliği öyleydi. İki kadın arasında aç kalan, ikisiyle de yatamayan, ortada perişan kalan adamları görünce “Çok evlilik erkek için bir keyif mi, yoksa ağır bir imtihan mı?” diye sormak gerekir diye düşünüyorum.

Kendisi çok çocuk seven ve çocuğu olmadığı için kocasının evlenmesini isteyen hatta kocasına eş bulmak için araştırmalar yapan bir arkadaşım, kocasının ikinci eş almasını kaldıramadı. Kocasının çocuklarını çok sevdi ama çok mutsuz. Depresyon hastası oldu, ilaç kullanıyor.

Bu biraz da bünye meselesidir. Kimi insan elli kiloyu taşır, kimi otuz kiloyu taşıyabilir, kimi yirmi kiloyu taşıyamaz. Elli kiloyu taşıyanı gösterip “Bak o taşıyabiliyor sen niye taşıyamıyorsun?” diye kıyaslama yapmaya hakkımız yok. Bu yüzden hiçbir kadın eşinin ikinci evliliğini kabul etmek zorunda değil. Kimi çok duygusaldır ağır gelir, kimi daha rahattır o kadar dert etmez. Her şeyden önce kişinin kendi ruh sağlığını koruması gereklidir. Boşandığında mı daha rahat olacak, evliliği devam ettirdiğinde mi? Bunları düşünmesi, enine boyuna tartıp “Kim ne der?” demeden en doğru kararı alması lâzım.

Kadın, evliliğini devam ettirme kararı almışsa da “helal olsun” demek gerekir. Fakat bu durum bizde kınanma sebebi. Ne üzerine eş alınan hanımın evliliğini devam ettirmesini ne de ikinci eş olmayı kabul eden hanımları kınamaya hakkımız var. Allah’ın kınamadığı hatta izin verdiği bir şeyi bizim kınamamız terbiyesizlikten başka hiçbir şey olamaz. Bazen ikinci eş olan hanımlardan “Belki kızacak, kınayacaksınız; ama ben ikinci eşim…” diye başlayan mailler geliyor, dertlerini anlatıyorlar. O kadar çok kınanmışlar ki.

Kadınların bu konuda çok ağır tepkileri var. Mesela kocalarının ikinci evliliğini yapan erkeklerle arkadaşlık yapmalarını istemiyorlar, kocalarının huyları bozulmasın diye. İkinci hanım olduğunu bildikleri hanımlara selam vermeyen, görüşmeyen, onların oturduğu masadan kalkan kadınlar var.

Onlara “Kınadığınız başınıza gelmeden ölmezsiniz.” Hadis-i Şerîfini hatırlatırım. Ya kendi başınıza gelir ya çocuklarınızda ya da sevdiklerinizde yaşarsınız. Şu dünyada hiç kimse için hiçbir şeyin garantisi yok. Her kadın, bir erkeğin sevdiği tek kadın olmak ister. Hangi şartların kişileri o aşamaya getirdiğini bilmeden bol keseden atmamak lâzım.

İkinci evliliğini yapan erkeklere zampara, cinsellik düşkünü muamelesi yapılırken, zina yapan gecelik ilişkilerle karısını aldatan erkeklere tepki az. Onlar modern oluyorlar. Bu da müslüman bir toplumda içler acısı bir durum.

Aslında erkeklere birden fazla eş almalarına izin verilmesi, kadınların aleyhine değil lehinedir. Nikahsız ilişkilerde en çok kadınlar zarar görüyor. Kadınlar duygusal oldukları için erkeklere çabuk kapılıyorlar, hemen bağlanıyorlar. Fakat erkek o kadın için hiçbir sorumluluk almıyor, onunla bir süre birlikte oluyor ve bir süre sonra da ortada bırakıyor. Toplum önünde o kadının durumu pek iyi olmuyor.

Dinimiz erkeklere çok kadınla yaşamayı kolaylaştırmamış, tam aksi zorlaştırmış. Zina yapmak yok. Başka kadın istiyorsan yapacaksın nikahı, kadının sorumluluğunu üstleneceksin, ev açacaksın, çocuklarınla ilgileneceksin, adaleti gözeteceksin, sabırlı olacaksın… Adalet, sabır ve merhamet konusunda kendine güvenemeyenler, hiç ikinci eş hayalleri kurmasınlar. Dünyada eşlerinin hakkını gözetemeyip cennetteki hurileri riske atmasınlar.

Allah (c.c) kadınların kılmadığı namazı bile kocalarına soracak. O zaman erkek, ikinci varsa üçüncü ya da dördüncü eşlerinin hepsinden sorumlu olacak. Bütün eşleri ile ilgili dini ve dünyevi konularda hesaba çekilecek. Kavvam olmak hiç kolay bir şey değil. Erkek, iyilikle, güzellikle ailesinin her sorumluluğunu üstlenecek. Merhametli olacak. Yoksa diğer tarafta işi çoook zor olur.

Tabi bir de şöyle bir durum var. Boşanmalar arttı, dul hanımlar çok, hiç evlenmemiş hanımlar çok. Şu anda kadın erkek nüfusunda büyük bir dengesizlik yok ama erkekler nikahsız ilişkileri tercih etmeye başlayınca evlenecek erkek bulmak hanımlar için sorun olmaya başladı ve bu sorun zamanla daha da artacak gibi görünüyor. O zaman ikinci evlilikler dengeyi sağlamak için gerekli olabilir mi? Günümüz şartlarında erkekler bir evin yükünü zor taşırken, ikinciyi taşıyabilirler mi? Velhasıl zor ve karışık konular. Özellikle bu bölümü yorumlarınıza bırakıyorum.

Dedem rahmetli iki evliydi. Sürekli anlattığı bir fıkra vardı, yazıyı onunla bitireyim.

Bir adamın iki karısı varmış. İkisi arasında adaletli davranmaya çok dikkat edermiş. Olacak bu ya iki kadın aynı gün ölmüş. Adam bütün cenaze işlemlerini aynı anda yaptırmış. Cenazeler yıkanmış, hazırlanmış. Sıra kapıdan çıkarmaya gelmiş. Adamı almış bir düşünce. Hangisini önce çıkarsam diğeri sonraya kalacak haksızlık olacak diye. Aklına iyi bir fikir gelmiş. Hemen bahçe duvarını yıktırmış diğer kapının yanına bir kapı açtırmış. Cenazeleri aynı anda çıkarttırmış. Namazları kılındıktan sonra yan yana gömdürmüş.

O gece rüyasında eski kapıdan çıkardığı karısı yakasına yapışmış. “Duuuur bakalım”demiş. “Sen beni eski kapıdan çıkarttın, onu yeni kapıdan. Hakkımı helal etmiyorum, ahirette iki elim yakanda, seni sürüm sürüm süründüreceğim.” demiş.

Sema MARAŞLI (Haber7)

http://www.haber7.com/haber/20110623/Cok-eslilik-dinimizde-tavsiye-edilmis-midir.php

Avea vs Turkcell

Turkcell’in 4 çeker reklamı

Avea’nın turkcell’e cevabı :))

Turkcell’le mahkemelik olduktan sonra avea’nın yeni eklamı :))

Milli Görüş ve Saadet

Siyaset zor zanaat öyle inişleri çıkışları olmayan bir şey. Ya sürekli çıkacaksın ya da çıktığın yerde sürekli kalacaksın. Dibe vurdun mu artık kimse dönüp yüzüne bile bakmaz. O dakikadan sonra siyasetin sana kattığı değerleri kullanman gerekiyor. Bunu kötü anlamda düşünmeyin. Kastım bilgi, birikim, tecrübe, bakış açısı vs. vs.

Bu ufak tanımdan sonra siyasi arenada gözden düşen bir kurumdan bahsedeyim: SAADET PARTİSİ

Saadet partisi meşhur 54. hükumet döneminde Türkiye’ye büyük hizmetler yapmış bir partidir. Efsane genel başkanı diğer bir ifadeyle hocası merhum Necmettin ERBAKAN Türkiye’de muhafazakarların da iktidara talip olduğunu gösterdi. Bununla birlikte ciddi çalışmalar yapıp dış politikayı şekillendirdi. Belki de Türkiye’ye en büyük katkıyı şuan Cumhurbaşkanı olan Sn Abdullah GÜL’ü siyaset sahnesine alarak, şuan Başbakan olan Sn Recep Tayyip ERDOĞAN’ı yetiştirerek ve şuanda AK Parti kadrolarındaki bir çok kişiye hocalık yaparak yaptı. Merhum HOCA Türkiye’ye bu kadar hizmet ettikten sonra hakkın rahmetine kavuştu.

ERBAKAN’la birlikte maalesef SAADET Partisi de siyasi arenada tarihe gömüldü. Son seçimlerde %2 bile alamayarak aslında teşkilatının ailelerine kadar gidemediğini gösterdi.

Saadet partisi bu ülkede merhum ERBAKAN’ın öncülüğünü ettiği milli görüş felsefesinin en radikal sahiplerinden biridir. Hatta belki de kağıt üzerindeki tek sahibidir. Fakat saadet partisinin siyasete devam edemiyor olmasının en kötü tarafı milli görüş çizgisindeki kişilerin meclise giremiyor olması ve ülke siyasetinde söz sahibi olmuyor olması.

İşte tam bu noktada saadet partisinin bir karar alması gerekiyor. Ya böyle tarihe gömülmüş diğer partiler gibi partiyi tarihe gömerken milli görüşü de tarihe gömecekler, ya da milli görüşü siyaset sahnesinden çıkartıp bir fikir akımı bir düşünce topluluğu haline getirerek partinin ağırlığını üzerlerinden atarak belki de Türkiye’nin en güçlü derneğini kuracaklar.

Milli Görüş’ün saadet partisini üzerinden atmasıyla hareket alanının genişleyeceği aşikar. Destekçilerini artıracağı aşikar. Bununla birlikte seçimlerde uygun gördükleri partilerle görüşüp hatta belki bağımsız şansını da deneyip meclise temsilci sokar. Bu sayede Milli Görüş siyasetten de büyük bir dava olduğunu göstererek, siyaset sahnesinde bir parti ölse de dava yaşacaktır mesajını verir.

Bence güzel de olur.

Bu yazıdan sonra birilerinin (koyu saadetli) kalkıp partiyi savunacağını belki de beni AK Parti kimliğimden dolayı eleştireceğini biliyorum. Fakat bunu AK Parti, Saadet çerçevesinden değil, dava, milli görüş çerçevesinden değerlendirirlerse onlar da aynı sonuca varacaklardır.

Milli Görüş bir koltuk davası değildir. Milli görüşe inanan insanların artık bu davayı siyasetten fiilen çekmelerinin zamanı gelmiştir.

Saygılarımla…

MEB

Türkiye’nin en büyük problemlerinin belki de başında Eğitim sistemi geliyor. Öyle kolay çözülebilecek bir problem de değil üstelik. Çünkü eğitim sisteminde yapılacak bir iyileştirme maalesefki sonuçlarını ancak 10-15 sene sonra gösteriyor.

Eğitim sistemindeki değişiklikleri de MEB vasıtasıyla seçilmiş hükumetlerin yaptığını düşünecek olursak hiç bir hükumet 10-15 sene iktidarda kalamadığı için sonucu görmeden hemen sistem yeniden değişiyor.

AK Parti’nin de 9 yıllık iktidarı bu eğitim sisteminden nasibini almış durumda. Tamam modern okullar açıldı, kitaplar ücretsiz dağıtılıyor, bilgisayarlar, tabletler hepsine tamam ama maalesef sistem bozuk. AK Parti eğitimdeki sistemi değiştirmek için çok uğraştı fakat sonuç gelmeyince o da sistemi değiştirenleri değiştirmeyi doğru buldu. AK Parti’nin 9 yıllık iktidarında 4 milli eğitim bakanı görmemiz de bu sorunu daha ağır bir hale getirdi. 2005′de bir değişiklik sonra başka bir değişiklik, Hüseyin ÇELİK geldi başka bir değişiklik, Nimet ÇUBUKÇU başka bir değişiklik ve şimdi de Ömer DİNÇER…

Biri geldiği zaman yanlış bulduğu diğerinin sistemini değiştiriyor. Eğitim sistemi gibi önemli bir konu maalesef ki deneme tahtası oldu. Eğitim sistemimiz de henüz sonucunu görmeden ilacını değiştiren bir hasta misali ölüme sürükleniyor.

Ferrari tasarımlı bir aracın içine tofaş motor koymanın bir anlamı yok. Öncelikle eğitim sisteminin komple değişmesi gerekiyor.

Dikkat edin!

Bahsettiğim şey eğitim sisteminde bir reform değil. Çok iddialı olacak ama kastım eğitim sisteminde köklü bir devrim.

En son yapılan 4+4+4 sistemine yakın bir sistem hayallerimin arasında vardı. Benim düşüncem 4+4+4′ten ziyade 3+3+1+3 olmasıydı. Nasılını bir başka yazıda anlatırım. Fakat bu sistemi getirmenin de çözüm olmayacağı kanaatindeyim.

Dediğim gibi sistem değişikliğinin olması çözüm değil.

Esas çözüm sistemi değiştirenlerin değiştirilmemesi.

Yani Milli Eğitim Bakanı’nın değiştirilmemesi. Nasıl yani?

Hükumet seçimle geldiğine göre böyle bir şeyin imkansız olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayrıca seçimlerde hükumetin farklı dünya görüşü olanlarla değişmesi bu sistem değişikliğini ayrı bir çıkmaza sokuyor. Sağcı bir hükumet farklı adımlar atarken, solcu bir hükumet farklı adımlar atıyor. Sonucu görmeden ilacı değiştirmeye devam.

Peki “sistemi değiştirenlerin değiştirilmemesi“nden kastım ne?

Özerk bir eğitim sistemi

Yine mi özerklik diyebilirsiniz. Fakat olması gereken maalesef ki budur. Milli eğitim sistemimiz özerk bir yapıya sahip olup bu özerk yapının geniş bir eğitimci şurasının olması ve başkanının da bu şuradan seçilmesi bu özerk yapıyı daha çözümcü hale getirecektir.

Şuranın seçtiği eğitim sistemini, değişen bir başkan kendi kafasına değiştiremeyeceğine göre uygulanan güzel bir sistem sonuca ulaşana kadar devam eder. Bu sistemle 10-15 yıllık devamlılık sağlanır. Bu sayede uygulanan sistemlerin faydalı olup olmadığı da daha net görülmekle birlikte siyasi iktadarın eğitim sistemine müdahalesi minimuma inmiş olur.

MEB’in kaldırılıp yerine kurulacak özerk bir yapının eğitim sistemini komple değiştireceğine inanıyorum. Tabii bu özerk yapının değiştirmesi gereken çok önemli eğitim sorunları var.

Öğretmenler
Sınıf geçme sistemi
Sınavlar
Müfredat
Okullar
Din dersi
Anadilde eğitim
Yabancı dil

…ve daha bir çok şey. Fakat sonuç itibariyle değiştirilecek şey öncelikle MEB olmalı ve getirilecek sistemin devamlılığını sağlayacak bir sürekliliğin sağlanması.

Eğitimle alakalı yazılarım devam edecektir.

Sevgi ve saygılarımla…

YÖK

Vakt-i zamanında üniversitede YÖK eliyle -üstelik her hangi bir kanun dahi yokken- başörtüsünün yasaklanması ve üniversiteye giriş sınavlarında bile başörtülü kardeşlerimizin kapı önünde bekletilmesi hadiseleri yaşanırken ben de “YÖK kaldırılısın” diyen kızgın kalabalığın bir parçasıydım. O zamanlar çocuk aklımla sokaklarda bağıra bağıra bu sloganları atıyordum.

Teşbihte hata olmaz.
Yıldız Teknik Üniversitesinde Bilgisayar Mühendisliği bölümünün 2. kattaki öğrenci(*) tuvaletinde pisuvarlardan birisi yaklaşık 2 aydır üzerinde bir yazıyla bekliyor: ARIZALI

Türkiye’nin sayılı üniversitelerinden biri olan YTÜ’de Bilgisayar mühendisliği gibi bir bölümün soruna yaklaşım açısı aynı benim çocukluğumdaki gibi: Sorun varsa sorunu teşkil eden şeyi ortadan kaldır.

Peki bu anlayış soruna çözüm mü? Yani o pisuvara yazı asmak, pisuvar ihtiyacını ortadan kaldırmadığına göre sorunu çözmüş olmak mı oluyor? Ya da o pisuvarı kaldırmak çözüm mü?

İşte YÖK’ün kaldırılmasını istemek de aynı bu pisuvar anlayışı gibi. Çocukken sorgulamadan attığım bu sloganı şimdi “saçmalamayın” diye savunuyor olmamı her ne kadar bazı çevreler “artık YÖK sizin arka bahçeniz o yüzden kaldırılmasını istemiyorsunuz” diye algılasa da gerçek aslında çok farklı.

Hani yıllar önce düşünmeden “YÖK kaldırılsın” sloganının gerçekleştiğini düşünürsek, üniversiteleri devrin hükumeti ANASOL-M üniversiteleri yönetecekti. Zaten bizim sorunlarımızın temelinde de bu üçlü yatmıyor mu? YÖK’ün kaldırılmasını istemekteki amaç ne? Sorun çözülecek mi?

Yine bu yeni dönemde Kılıçdaroğlu’nun “YÖK kaldırılsın, yerine özerk bir yapı kurulsun” teklifi vardı. Düşünmediğiniz zaman mantıklı gelen bu öneri birazcık düşünmeyle çürüyor. Çünkü YÖK’ün varlık sebebi zaten özerklik :)

Herkes biliyor YÖK 80 darbesi sonucunda kurulumuş darbe kurumlarından biridir. Üniversiteleri hükumetlerin siyasi çekişmelerine kurban etmemek ve özerk bir yapıya kavuşturmak için kurulmuş olsa da sağ olsun darbe kahramanımız EVREN her ne kadar YÖK’ü kurup özerk üniversiteler oluştursa da onu kendine bağlayarak aslında bu özerkliğe ciddi bir balta vurdu.

Şimdi benimse önerim tam olarak şudur;

YÖK kaldırılmasın.
İç tüzüğü değiştirilsin ve YÖK amacı sadece üniversitelerde eğitim vermek olan bir kurum haline gelsin.
Hükumetin YÖK’le alakalı yapabileceği tek şey bütçeden pay ayırmak olsun.
YÖK’ün başkanını cumhurbaşkanı değil YÖK’ün yönetimindeki üyeler seçsin. Bu üyeler üniversite rektörleri olsun. Rektörleri de üniversitedeki hocalar seçebilir. Bu iç tüzük üzerinde uzmanların çalışmasıyla şekillenebilecek bir şey

Dediğim gibi temelde yapılması gereken şey kesinlikle üniversitelerin Cumhurbaşkanılığı dahil hiç bir kurum tarafından etki altına girmemesi gerekir. Rektörleri Cumhurbaşkanı atamamalı mesela. Sezarın pardon Sezer’in atadığı rektörlerle Abdullah GÜL’ün atadığı rektörler arasında ciddi bir siyasi görüş ayrılığı var. işte Üniversiteleri ve YÖK’ü bu ortamdan kesinlikle kurtarmalı ve %100 özerk hale getirmeliyiz.

Ayrıca YÖK gibi ve özerk olmasını önereceğim diğer kurumlar gibi, devletin bir kurumu (anayasa mahkemesi olabilir) ciddi anlamda denetlemeli ve bu özerkliğin belirli bir görüşün himayesi altına girmesi engellenmeli.

YÖK’le alakalı söyleyeceklerim bu kadarla sınırlı değil elbet fakat bu yazıda anlatmak istediğimi doğru bir şekilde açıkladığım kanaatindeyim.

Saygılarımla…

Eğitim Kategorisi

Siyasetle ilgilenen bir birey olarak yıllar sonra bu ülkenin yöneticilerinden olacağıma inandığım için elbette bugün sorun olarak gördüğüm konular hakkında çeşitli söylemlerde bulunmayı bir hak olarak kabul ediyorum.

Her konuda o işin uzmanlarının fikirlerine önem versem de benim de acizane fikirlerim vardır ki genelde bu fikirleri uzmanların görüşlerine, yorum ve önerilerine göre şekillendiririm.

Bu kategoriyi de aslında sırf Eğitim hakkındaki düşüncelerimi, düzeltilmesi gereken noktaları ve olması gereken yeni hali vurgulamak için açtım. Yazdığım şeylerde her hangi bir kurumun veya kurulun fikri olmayıp acizane kendi tespitlerim ve düşüncelerimdir. Yanlışlarım elbette olacaktır. Bu anlamda öneri ve tavsiyelerinizi iletmenizi temenni ederim.

İlker BAŞBUĞ hakkında

Kim ne dersin ben İlker BAŞBUĞ’un tutuklanmasını doğru bulmuyorum!

Tamam herkes eşittir.
Tamam adalet.
Tamam adil yargılanma.
Tamam demokrasi.

vs. vs.

Fakat öncelikle bir kaç küçük nüansa temas etmek istiyorum.

Genel Kurmay Başkanlığı ülkemizin en önemli görevlerinden biridir. Halk seçmese de atama yoluyla olsa da yine de ülkemiz için en önemli görevlerden biridir. Genel Kurmay Başkanlığı da MİT, Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı gibi çok önemli bilgilerin çok önemli belgelerin el altından geçtiği görevlerdir. Böyle bir göreve getirdiğiniz kişiye güvenmek durumundasınız. Güvenmediğiniz birini böyle bir göreve getiremezsiniz. Yani işe bu açıdan baktığınız zaman bu adamlar güvenilir kişilerdir. Güvenip güvenmediğinizi sorgulamıyorum. Devlet nazarından bakınca bu adamlar güvenilir kişilerdir. Kimsenin bilmediği gizli bilgileri bilen gizli belgelere hükmeden ve bunlarla devlete hizmet (!) eden hükmeden kişiler bunlar.

Tutuklama kararı ise güven sıkıntısı yaşanan kişilere uygulanır. Devletin bu kadar önemli makamlarında görev yapmış kişilerin kalkıp da güvenilmez adam olarak nitelendirilip, tutuklanması doğru gelmiyor bana.

Tutuklama kararının sebepleri ise daha ilginç;
-Yurt dışına kaçma ihtimali
-Delilleri karartma
-Bilgi taşıma
vs. vs.

Ben hukukçu değilim! Ne yapılabileceğini bilmiyorum fakat böyle kişiler için farklı hukuki adımların izlenmesinden rahatsız olmam. Bu tür kişilerin tutuksuz yargılanmasında kaçma ihtimaline karşı farklı tedbirler, hukuki anlamda dinleme, yakın takip gibi farklı eylemler uygulanabillir.

Benim böyle bir şey önermemin altında yatan sebep ise, makamın güvenilirliğini sağlamak.

Nedir bu güvenlirlilik?

Şimdi kendinizi Genel Kurmay Başkanı olarak düşünün. Önünüze bir belge geldi. Çok gizli bir belge ve birilerinin bu belgenin korunmasından rahatsız olacağını biliyorsunuz. Vatana hizmet için bu belgeyi korumanız gerekiyor veya yürütmeniz gerekiyor. Görev süreniz dolduğunda zaman o an yaptığınız işten dolayı eğer güvenlik sorunu yaşayacağınızı düşünürseniz o an vereceğiniz kararda değişiklikler olabilir. Bu ise çok daha tehlikeli bir durum doğurur.

Her ne kadar eşitliklerden yana olsak da böyle görevlere getirilen kişilerin bazı imtiyazları olması gerekir.

Şunu demiyorum. “Bu kişiler istedikleri suçu işlesin cezalandırmayalım”

Yargılayalım. Suçu sabitledikten sonra cezası ne ise infaz edelim. Fakat suçu sabitlenmeden daha doğrusu hüküm verilmeden daha önceki görevinden sebep makamı korumak için bazı imtiyazlar verebiliriz. Bu imtiyazların sebebi bu kişileri korumak değil makamı korumak.

Demokratikleşeceğiz diye Devletin kurumlarına zarar vermemeliyiz.

Not:Bu yukarıda anlattığım şahsi görüşümdür. Anti tezi olanlarla tartışmaya açığım. Zira doğrusunu bulup tavsiye etmek de görevlerimiz arasındadır.

Sevgilerle…

Gülünce Gözlerinin İçi Gülüyor

Yoğun Gündem Üzerine…

Türkiye’nin gündeminin en yoğun olduğu dönemlerden birini atlatırken gündemi hayırlı bir iş için takip edememiş olmanın sevincini ve hüznünü bir arada yaşadım diyebilirim.

Bir hafta Fransa’yla yatıp ermenilerle kalktık, bir hafta vekillerle yatıp maaşlarıyla kalktık. Şimdi de gündemde 35 köylünün heronlarla tespit edilip F-16′larla bombalanması var. Muhtemelen bu da bir hafta bizi yatırıp kaldırabilir.

Sırasıyla gidecek olarsak;

Fransa’nın 577 vekillik parlamentosunda sadece 38 vekilin oyuyla bir yasanın geçmesi -ki bu yasa da akıllara ziyan bir yasa- aslında olayın nasıl gayri ciddi, nasıl saçma olduğunu gözler önüne sermeye yetiyor. Avrupada reform hareketlerini başlatan, milliyetçilik akımının merkezi, demokrasi ve özgürlüklerin doğum yeri fransa kalkıp insanlara “Ermeni soykırımı yoktur derseniz sizi yargılarız” diyor. Biz Türkiye’de bile böyle uygulamaları fi tarihinden kalmış bulurken Fransa’nın 2011 yılında böyle bir yasayı kabul etmesi özgürlük ve demokrasiyi biz icat ettik biz yok ederiz çabası olabilir.

Fransa’nın kendisiyle hiç alakası olmayan bir olayı bu kadar sahiplenmesinin altında fransada yaşan ermeni oyları olsa da fransanın böyle bir iddiada bulunması ne kadar yanlışsa, sadece fransa böyle bir iddiada bulunda diye bizim facebookta twitterda onların önüne cezayiri getirmemiz de o kadar yanlış.

Birinci yanlış: Size şişman diyen birine senin de boyun kısa demek.
İkinci yanlış: Madem böyle bir soykırım var -ki var- bunu gündeme getirmek için birilerinin bize taş atmasını beklemek
üçüncü yanlış: Cezayirdeki insanlar bizim din kardeşimiz. Nasıl olur da böyle bir duruma bu zamana kadar sessiz kalırız.

Sonuç itibariyle fransanın bir kaç ermeni oyu için kalkıp saçma bir yasa çıkarması ve bizim de onlara senin de boyun kısa dememiz gündeme kalabalık oluşturmaktan başka bir şeye yaramıyor. Bu işin şekli bellidir: Türk-Ermeni ve tarafsız bir tarihçilerin devlet arşivlerini açmaları ve 1915′te yaşananları gün yüzüne çıkarmalarıdır. Suçluysak suçumuzu suçsuzsak da beraatimizi ispat etmeliyiz artık.

İkinci bir konu vekil maaşları;

Efendim vekil maaşları Türkiye’de ben kendimi bildim bileli konu olur. Ne zaman zam yapsalar birileri çıkar yok efendim emekli maaşı şu kadar asgari ücret şu kadar bilmem ne.

Yaa bırakın bunları. Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten 550 kişiden bahsediyoruz.

550 kişi!

Bu adamlar 70 milyonu yönetiyor, binlerce kişinin oyu ile oraya geliyor. Kalkıpda asgari ücretle çalışan bir ofis elemanıyla maaşını nasıl kıyaslayabiliyorsunuz?
Biraz mantıklı olmakta fayda var. Bu adamların önünde ne paralar geçiyor biliyor musunuz? Eğer bu adamların gözünü doyurmazsak kalkıp da yarın yanlış işlere imza attıklarında ne söz söyleyeme hakkımız olmaz.

Daha bitmedi. Siyasetle uğraştığımız için biliyorum. Bir vekil kendi seçim bölgesine gittiğinde seçmenlerinden en az 10 kişi vekilden maddi destek bekliyor. Bırak onu adamların yanına gitsek 50-100 kişi gidiyoruz sadece çay ikram etseler o paralar tükeniyor.

Fatih Terim teknik direktörlük yaparken aldığı para vekilin maaşının 2000 katından fazlaydı. Siz Fatih Terimi görüp “açım” diyen birini duydunuz mu? Fatih Terimle kıyaslamıyorsunuz da asgari ücretle niye kıyaslıyorsunuz.

Tabii bununla birlikte başka bir nokta daha var. Sağ olsun AK Parti Üsküdar İlçe Başkan Yardımcımız Abdullah ERCAN’ın değindiği önemli bir konu: Çalışanın kendi maaşını belirlemesi

İşte tartışılabilecek esas konu bu olmalı. Misal veriyorum vekiller kendi maaşlarını 50bin TL ye çıkartıp cumhurbaşkanının maaşını da 200bin TL ye çıkaran bir yasa çıkarsa Cumhurbaşkanı da onaylasa adamlar o maaşı alacak. Çalışanın kendi maaşını belirlemesi başlı başına bir yanlış. Bunun için bir çözüm önerisi getirilebilir. Biz gençlik kolları olarak bunun üzerinde ufak bir beyin fırtınasıyla inşallah kendi çözüm önerimizi yakın zamanda duyuracağız.

Fakat belirttiğim gibi esas konu aldıkları maaşlar değil. Tartışılacak bir konu varsa o da kendi maaşlarını kendilerinin belirlemesi.

DipNot: Eklemeden geçemeyeceğim. Bu yasanın kameralar kapalıyken geçmesi YANLIŞ CHP’nin de yasaya önce destek verip sonra böyle şey mi yapılır demesi ÇİRKİN

Gündemin son konusu 35 sivilin TSK’ca bombalanarak öldürülmesi;

Bu konu hakkında aslında çok fazla yorum yapmak istemiyorum. Neresinden tutsan elinde kalacak iki ucu pis bir değnek bu konu.

TSK daha önce teröristleri çoban zannetmiş(!) bırakmıştı, çobanları terörist zannedip(!) vurmuştu. Şimdi de buna benzer bir durum söz konusu. TSK ne yapsın. Sınırdan 40 kadar kişi yanlarında katır yükü paketlerle geçiyor.

TSK vursa köylü vurmasa terörist!

Bir de bizim içimizdeki liboşların (bu kelimeden hoşlanmıyorum ama bu durum için kullanacağım) sırf destek olmak için ortalığı ayağa kaldırmaları var. Arkadaş bu adamlar sivillerin yaşadığı yerde gezmiyorlar. PKK’nın cirit attığı yerde dolaşıyorlar. Diyelim ki siviller o saatte orada ne geziyorlar? Kaçakçılık. İyi de hepimiz çok iyi biliyoruz ki PKK’nın en önemli geçim kaynaklarından birisi kaçakçılık.

Hadi onu geçtim. Bu kişilerin ölümünden sonra BDP’nin 3 gün yas ilan etmesi, PKK’nın bu kişileri sahiplendiğinin en açık göstergesi. Hadi bunu da iyimserim aptalım diyerek geçeyim. Bu kişilerin tabutlarının üzerine sarı kırmızı yeşil bezlerin örtülmesine ne diyeceksiniz?

Tamam demiyorum ki TC bayrağı örtün ama bizim usulümüzde Cenazenin üzerine bayrak değil dua örtülür. Bayrak örteceksen de neden PKK’nın bayrağım dediği renkleri örtüyorsunuz?

35 kişi iyi ki öldüyü savunmuyorum ama kalkıp da gavura iyi görüneceğim diye müslümanı küstürmenin de anlamı yok. Olaylar biraz daha gün yüzüne çıksın bu olayın arkasından kim bilir neler çıkacak.

Twitter’da güzel bir yazı vardı bunla alakalı bence yapılması gereken buydu fakat yapılmadı maalesef. “Madem heronlarla yerlerini tespit ettiniz. Oradaki ekiplere neden haber verip canlı yakalamadınız da bombaladınız” diyordu. Olmadlıydı fakat yine olmadı.

Uzun bir gündem maratonunu uzun bir yazıyla noktalandırdım.

Selam ve dua ile…

page 1 of 17»
Takvim
Şubat 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Oca    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829  
Tüm Yazılar
Follow Me
BuzzDeliciousDropboxFacebookLinkedInMyspaceTwitterWindowsLiveYoutubeRSS